13 Haziran 2012 Çarşamba

Sanat ve Estetik Duygusu Nasıl Ortaya Çıktı?

İnsan ruhuna özgü mucizevî bir özellik olan sanat ve estetik duygusu, yıllardır Darwinist bilim adamları tarafından göz ardı edilmeye çalışılan konuların başında gelmektedir. Bunun nedeni ise açıktır:
Evrendeki olağanüstü düzenin ve canlılardaki kompleks sistemlerin sözde kör tesadüfler ve hayali mekanizmalar sonucunda meydana geldiğini iddia eden Darwinistler, ilk insan topluluklarından itibaren var olan sanat ve estetik bilincinin kaynağını açıklayamamaktadırlar. Geçmişten günümüze kalan izler, insanların, tarihin her döneminde kültürleriyle ve sosyal yaşamlarıyla medeni bir hayat sürdüklerini göstermektedir.
Arkeolojik kazılarda bulunan aletler, dikiş iğneleri, flüt kalıntıları, süs eşyaları, dekorasyon malzemeleri, geçmiş insanların kültürel olarak gelişmiş bir yaşam sürdüklerinin ve yeryüzünde yaşamış çeşitli insan topluluklarının sanata ilgi duyduğunun göstergelerindendir. Günümüze kadar ulaşan duvar resimlerinden geçmişte yaşamış insanların, neredeyse bugünkü sanatçılar kadar başarılı ürünler ortaya çıkardıkları anlaşılmaktadır. İnsanda var olan bu özelliği, evrim ile açıklamak mümkün değildir, çünkü insandan başka hiçbir canlıda estetik ve sanat yeteneği veya kaygısı bulunmaz. Bu özellik, insanla birlikte ve hiçbir evrimsel kökeni olmadan, kompleks yapısıyla beraber aniden ortaya çıkmıştır.
Evrimciler İnsandaki Sanat ve Estetik Duygusunu Neden Açıklayamıyor?
Sanatsal faaliyet o kadar kompleks süreçlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkar ki bunu insanın “hayali evrimi”yle açıklamak mümkün değildir. 20. yüzyılın ünlü evrimci bilim adamlarından Stephen Jay Gould, müzik konusundaki gizemli ve evrim açısından açıklanamaz durumu şöyle vurgulamaktadır:
“… Müziğin ya da dinin, sosyal bir grubu bir araya getirdiğini kabul ediyorlar. İnsan psikolojisinin bu, müzikten hoşlanma sayesinde bir araya gelme yönü, en baştan başlayacak olursak neden müzik, din ve sanat var sorusu kadar, bulmacanın ötesinde bir durumdur. Eğer faydalı bir etkisi varsa bulmaca daha da zorlaşmış olur, neden var oldukları ve neden faydalı etkileri olduğu gibi. Bir seri armonik bağlantıdan oluşan gürültünün neden insanların dostlarıyla bir arada olmayı istemelerine yol açtığı, bir kişinin neden kendi zevki için bir plak takıp dinlediği gibi aynı gizemin bir parçasıdır. Armonik gürültülerin doğrudan fiziksel etkileri arasında grup içinde bir araya gelmek yoktur, bu yüzden böyle bir etkiyi, müziğin evrimine bir açıklama olarak sunamayız.” (Stephen Jay Gould, The evolutionist, June 2, 1998)
Gould’un üzerinde durduğu müzik konusu evrimciler için başlı başına bir sorun teşkil etmektedir. Eğer müziğin bize maddi bir yararı yoksa, evrimcilere göre, doğal seleksiyonda neden o özellik başarılı olmuştur? Bilindiği gibi, evrim teorisi, yeryüzündeki tüm canlıların cansız atomlardan var olduklarını ve bazı hayali mekanizmalarla evrimleştiklerini öne sürer. Bu hayali mekanizmalardan biri olan doğal seleksiyon, şartlara ve ortama uyum sağlayabilen canlıların seçilerek hayatta kalması, bu nedenle bu uyuma neden olabilecek, sadece yarar sağlayabilecek özelliklerin seçilmesi temeline dayalıdır. Ancak müziğin hayatta kalmak, koşullara adapte olmak anlamında hiçbir maddi yararı bulunmamaktadır.
Tarihsel ve Evrensel Bir Dil: Müzik
Yapılan araştırmalarda, yaşamış bütün insan topluluklarının müzikle ilgilendiği ortaya çıkmıştır. Evrimcilerin büyük bir kısmı, müziğin, dil gibi içgüdüsel, sadece insana ait, evrimsel delilleri olmayan bir özellik olduğunu kabul etmişlerdir. Scientific American dergisinde yayınlanan bir makalede bu konuda şu yorumlar yapılmaktadır:
“Bizi bir anda neşelendirebilir, melodiyi ilk duyduğumuz anı hatırlatabilir veya bizi uyutan bir ninni olabilir. Müzik, insan türü üzerindeki gücü açısından eşsizdir. Belki de bu yüzden yeryüzündeki hiçbir insan kültürü onsuz yaşamadı… Bir an için Fransa ve Slovenya’da yakın zamanlarda yapılan keşifleri, Neanderthal kuzenlerimiz tarafından yapılmış, hayret verici derecede gelişmiş, tatlı nameli flütleri düşünün. Bu hayvan kemiklerinden oyulmuş enstrümanların bazıları neredeyse 53.000 yaşında…” (Exploring the Musical Brain, Scientific American, 22 ocak 2001)
Neanderthallerin yaşadıkları bölgelerde yapılan kazılarda bulunan müzik enstrümanları, sanatsal resimler veya mezarlar, şimdiye kadar evrimci bilim adamları tarafından sözde ilkel canlılarmış gibi öne sürülen eski insanların da günümüz insanlarından farksız olarak estetik, sanat, ahlak gibi kavramlara sahip olduklarını göstermektedir. Evrimle açıklanması imkansız olan bu durum, Discover adlı dergide yayınlanan bir makalede şu şekilde yorumlanır:
” Neden müzik dünyadaki bütün ülkelere ve bütün halklara yayılmıştır? Neden müzik orduları harekete geçirmek, ölüleri gömmek için kullanılmıştır? … Elinde, olası bütün kültürlerde ve bütün tarihsel dönemlerde olan bir şey varsa, kendi kendine sormalısın: Neden? Eğer bu bir tesadüfse, neden bu tesadüf her yerde ortaya çıktı?… Müziğin kökü evrimde olmasa da onun etkili gücündeki, insan ruhunu iyileştiren ve canlandıran bir şeyler, onu diğer sanatlardan farklı bir yere koymaktadır… Ve işte Pinker bile, şunu kabul etmeye istekli gözüküyor: Sanırım müzik halen bir sırdır ve onu anladığımızı düşünerek kendimizi kandırmamalıyız. Bence o gerçekten de çözülmemiş, hakkında bilimsel açıdan doğru noktaya parmak basılmamış, gelişigüzel açıklamaları kabul etmemek için fazlaca nedenimiz olan, gerçek bir problemdir.”(DISCOVER Vol. 22 No. 8, August 2001, The Genetic Mystery of Music, Josie Glausiusz )
Bu makalede araştırmacıların söylediklerini şöyle özetlemek mümkün: “Müzik insan ruhuna has mucizevi bir olaydır. Bütün insan topluluklarında aniden ortaya çıkmıştır. Bu olguyu doğal seleksiyon hikayeleriyle çözmeye çalışan Darwin, başarısız olmuştur. Biz evrimciler olarak şu an bu olayı çözemiyoruz ve evrimsel olarak çözmemiz pek mümkün değildir. Bu yüzden gelişigüzel yapılan hayali açıklamaların hiçbir değeri yoktur.”
Evrimciler Müzik ve Sanat Bilincinin Kaynağını Açıklayamaz
Müzik bilincinin nereden kaynaklandığı sorusu araştırmacıları düşündüren soruların başında gelir. Müziğin kaynağını ve bağlantılarını beynin içinde arayan evrimci biyologlar hiçbir sonuca ulaşamamıştır. Bu konunun önde gelen uzmanlarından olan Mark Tramo, araştırmalarını Science dergisindeki makalesinde şu şekilde açıklamaktadır:
“Hepimiz, müzik teorisini anlamasak veya müzik notalarını okuyamasak da, müzikteki duygu ve anlamı kavrayacak bir kapasiteyle doğuyoruz. İnsan beyni hiçbir bilinçli çaba göstermeden akustik enerjinin spektrum ve zaman unsurlarını müziğin temel algı unsurlarına dönüştürebilir: melodi, armoni ve ritim. Müzik dil gibi, iletişimin belirli sayıdaki sesi, sonsuz sayıda bir araya getiren kurallardan oluşmuş, akustik temelli bir formudur… Müzik yeteneğinin hayatta ne kadar erken ortaya çıktığının ispatlanabilmesi hayret vericidir. 4. aydan itibaren, bebekler, kulak tırmalayıcı müzik perdeleri yerine, ahenkli müzik perdelerini tercih etmektedirler… Beyinde bir müzik merkezi ya da sadece müzik idrakı sırasında çalışan belirlenmiş beyin yapıları da yoktur.” (Mark Jude Tramo, science, Volume 291, Number 5501, Issue of 5 Jan 2001, pp. 54-56)

Sanat ve Estetik Duygusunun Kaynağı İnsan Ruhudur

Materyalistlerin ne kadar ararlarsa arasınlar bir türlü maddesel kaynak bulamadıkları sanat ve estetik gibi özelikler, insan ruhunun vasıflarıdır. Resim, müzik gibi sanatın her dalına duyulan ilginin yanı sıra, insan ruhu; Yüce Allah tarafından temizlik, düzen, uyum, ahenk, simetri gibi olgulardan da zevk alacak şekilde yaratılmıştır. Bunun tam tersi özellikler ise insan ruhunu olumsuz yönde etkiler. Çirkinlik, kirlilik, düzensizlik insan ruhunda rahatsızlıkların ortaya çıkmasına yol açar. İnsan ruhunun bu eşsiz özellikleri, onunla bir uyum içinde yaratılmış olan doğada ve evrende de karşılığını bulur.
Ruhun güzelliğe ve mükemmelliğe düşkün, ideal bir ortam için yaratılmış olan bu özel yapısı, insanın bütün canlılardan üstün bir seviyede olduğunu göstermektedir. Evrimcilerin bu eşsiz özellikler karşısında söyleyecekleri hiçbir şey yoktur. Sözü edilen yapılar, maddi boyutta açıklanamamaktadır. Bu yüzden, ruhun özelliklerini beyin fonksiyonlarına bağlamaya çalışan bütün çabalar başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu durum karşısında evrimciler, devam eden cılız çalışmaları teşvik etmek için sadece “ileride bir gün bu konuyu açıklayacağız” avuntusuna başvurmaktadırlar. Konuyu araştıran evrimci bilim adamı Christopher Tyler, Science dergisinde yayınlanan makalesinde bu sonuçsuz çabayı, evrimsel hayal ve beklenti çerçevesinde şöyle yorumlamaktadır:
“Sanatsal estetiğin sahip olduğu kompleks yapıyı beyinde bir yere bağlamak, beyin konusunda araştırma yapan bilim adamlarının nihai umudu olmalı…”(Christopher W. Tyler: Is Art Lawful?, science, Volume 285, Issue of 30 Jul 1999, pp. 673-674.)
Evrimcilerin iddiaları içi boş hayallerin ötesine gidememektedir. Tek mutlak gerçek şudur ki; gökleri, yeri ve bu ikisi arasındaki her şeyi Allah yaratmıştır. İnsanı en güzel surette yaratan ve ona ruh üfleyen; ruhunu sanat ve estetikten, güzellikten zevk alacak şekilde yaratan alemlerin Rabbi olan Allah’tır.

Geçmişin Sanatsal İzleri Evrimi Yalanlıyor

Geçmiş medeniyetlere dair buluntular, evrim teorisinin “ilkelden medeniyete doğru ilerleme” iddialarını geçersiz kılmaktadır. Tarihin akışını incelediğimizde karşımıza çıkan gerçek, insanın her zaman günümüz insanıyla aynı zeka seviyesine ve sanat ve estetik duygusuna sahip olduğudur. Yüz binlerce yıl önce yaşamış insanların ürettikleri eserler ve geride bıraktıkları izler, evrimci iddialardan bambaşka manalar taşır. Bu izleri incelediğimizde görürüz ki, geçmişte yaşamış insanlar da, zekalarıyla, yetenekleriyle yaşadıkları her çağda yeni keşifler yapmışlar, ihtiyaçlarını karşılamış ve kendi uygarlıklarını inşa etmişlerdir.

DOĞADAKİ SANAT


Doğada Allah’ın Yaratma Sanatı
Doğaya baktığımızda, canlı bedenlerinde hiç bir teknoloji ile kıyaslanamayacak kadar üstün tasarımlar bulunduğunu görürüz. Bu, Allah’ın kusursuz yaratışıdır. Bugün sizlerle Yüce Allah’ın üstün yaratma sanatından bazı örnekleri inceleyeceğiz, ancak konumuza geçmeden önce bir tasarımın ortaya çıkma sürecini öğrenelim:
Bir Tasarım Yapmak
İlk sırada, tasarlanacak materyalin kullanım amacı ve işlevinin belirlendiği bir ön çalışma yer alır. (bence bu bilgiye gerek yok ama siz bilirsiniz)Bundan sonra tasarımcının elinin altında bulunan, boş bir kağıt ve kalemden başka bir şey değildir. Burada yapılan eskiz çizimleri ile tasarımın ana hatları belirlenir.
Daha sonra tasarımın birebir boyutlarda üç boyutlu maketi hazırlanır.
Bu arada oluşturulan heykel model üzerinde bazı deney ve testler yapılır. Sıra bilgisayarda üç boyutlu modelleme yapmaya gelir. Ve son olarak tasarım kullanıma sunulur…
Bütün bu işlemler burada anlattığımız kadar kısa sürmez, bu çalışma senelerce bile sürebilir. Görüldüğü gibi bir ürün tasarlamak, ilk adımdan üretim aşamasına kadar oldukça zahmetli bir süreçtir. Tabi bu arada bazen tasarımda hatalar olabildiğini ve ürün üzerinde defalarca düzeltmeler yapıldığını da unutmamak gerek.

Tasarım Nedir?

Size bir soru sorarak başlamak istiyorum; Çevremize şöyle bir göz attığınızda gördüğümüz, gözünüze çarpan cisimlerden hangilerinin tasarım, hangilerinin tasarım olmadığını nasıl ayırt edersiniz?
Bir şeyi tasarım olarak nitelendirebilmek için;
• Az ya da çok sayıda parçasının olması,
• Parçaların bir amaca yönelik olarak bir araya gelmesi,
• Ve küçük de olsa herhangi bir parçanın eksikliğinde görevini yerine getirememesi gerekir.
Tüm bu seçenekler bir arada ise ortada bir tasarım olduğundan söz edebiliriz.
Örneğin bir saati bu üç şartı da yerine getirdiği için bir tasarım olarak nitelendirebiliriz. Bir saatte başta dişliler olmak üzere pek çok parça, zamanı ölçmek amacıyla bir araya getirilmiştir. Bir dişli ya da mil eksik olduğunda zamanı ölçemezsiniz.
Peki ya söz konusu bir canlı ise…
Örneğin vücudumuzu ele alalım… Tasarımın tanımını az önce yapmıştık. O halde biz vücudumuz için de bir tasarım hatta tasarım harikası diyebiliriz. Çünkü tüm sistemlerimiz, organlarımız, hücrelerimiz hatta hücrelerimizdeki enzimler, proteinler aynı amaca hizmet ederler. Eğer bu sistemleri oluşturan parçalardan herhangi birinde bir eksiklik olursa işlevlerini yerine getiremezler.

Tasarım Yani “Yaratılış”:

Bu noktada önemli bir hatırlatma yapmak istiyorum;  izlediğiniz bu programda Allah’ın yaratmasındaki mükemmelliği vurgulamak için “tasarım” kelimesini kullanacağız. Allah’ın tüm evrende kusursuz bir tasarım yaratmış olması, Rabbimiz’in önce plan yaptığı daha sonra yarattığı anlamına gelmez. Elbette ki,  göklerin ve yerin Rabbi olan Allah’ın yaratmak için herhangi bir ‘tasarım’ yapmaya ihtiyacı yoktur. Allah’ın tasarlaması ve yaratması aynı anda olur. Allah bu tür eksikliklerden münezzehtir. Allah’ın, bir şeyin ya da bir işin olmasını dilediğinde, onun olması için yalnızca “Ol!” demesi yeterlidir.
“O yücedir. Bir işin olmasına karar verirse, ancak ona: “Ol” der, o da hemen oluverir.” (Meryem Suresi, 35)
Evrim Teorisi Yaratılış Gerçeğine Karşı Ortaya Atılan Sahte Bir İddiadır
19. yüzyılda Charles Darwin’in Türlerin Kökeni adlı kitabıyla ortaya attığı bu teori, canlıların gerçekte bir tesadüfler zinciri içinde oluştuklarını ve birbirlerinden farklılaştıklarını öne sürer.
Bu senaryo 140 yıldır çok bilimsel ve ikna edici bir teori edasıyla anlatılır: Darwin’in ortaya attığı bu asılsız teoriye göre cansız maddeler kendi kendilerini rastgele gelişen bazı olaylarla organize etmiş ve bunun sonucunda ilk hücre tesadüfen var olmuştur. Darwinizm’e göre yeryüzündeki canlıların tümü, bu ilk hücrenin tesadüfler sonucunda evrimleşmesiyle meydana gelmiştir. Teorinin temel mantığına göre, canlılar küçük ve tesadüfî bazı değişikliklere uğramaktadır. Bu tesadüfî değişiklikler eğer bir canlıya yarar sağlarsa, bu canlı diğerlerine göre avantaj sağlayacak, onun nesli de aynı avantajı sürdürecektir. Böylece yeni bir tür ortaya çıkacaktır.
Ancak Darwin’in teorisini büyüteç altına aldığımızda,  ve canlılardaki tasarım örnekleri ile kıyasladığımızda ortaya çok farklı bir tablo çıkar: Darwinizm’in canlılığa getirdiği açıklama, kendi içinde çelişkili bir kısır döngüden başka bir şey değildir. Darwin, bu iddialarıyla aslında bilim tarihindeki en büyük yanılgının mimarıdır. Hiçbir somut bilimsel bulguya dayanmayan teorisi, kendisinin de kabul ettiği gibi sadece bir “mantık yürütme”dir.
Şimdi gelin hep birlikte bu sözde bilimsel teoriyi inceleyelim ve bu teorinin savunucularının yıllardır insanları nasıl bilim adı altında kandırdıklarına bir bakalım:
Evrim Teorisindeki Hayali Mekanizmalar
Evrim teorisi, iki temel mekanizmanın canlılarda gelişime yol açtığının öne sürer: “Doğal seleksiyon” ve “mutasyon”. Teorinin temel iddiası şöyledir: “Doğal seleksiyon ve mutasyon birbirlerini tamamlayan iki mekanizmadır. Evrimsel değişikliklerin kaynağı, canlıların genetik yapısında meydana gelen rastgele mutasyonlardır. Mutasyonların sebep olduğu özellikler, doğal seleksiyon mekanizması aracılığıyla seçilir, böylece canlılar evrimleşirler.”
Bu senaryoyu biraz incelediğimizde ise, aslında ortada somut bir “evrim mekanizması” bulunmadığını görürüz. Çünkü ne doğal seleksiyon ne de mutasyonlar, türlerin evrimleştikleri ve birbirlerine dönüştükleri iddiasına en ufak bir katkıda bulunmamaktadır.
Tesadüfler Hiçbir zaman Canlı Ortaya Çıkaramaz
Darwinizm’in temelinde doğal seleksiyon kavramı yatar. Darwin’in teorisini ortaya koyduğu kitabının başlığında bile vurgulanan iddia budur: Türlerin Kökeni, Doğal Seleksiyon Yoluyla.
Doğal seleksiyon, doğada daimi bir yaşam mücadelesi olduğu ve hayatta kalanların hep “güçlü ve doğal şartlara uygun” canlılar olacağı varsayımına dayanır. Örneğin yırtıcı hayvanların tehdidi altında olan bir geyik sürüsü içinde, çoğunlukla hızlı kaçabilen geyikler hayatta kalacaktır.  Bir süre sonra ise bu geyik sürüsü, hızlı koşabilen bireylerden ibaret hale gelecektir.
Zebraların daha da hızlı koşması, bacaklarındaki kas sayısını artırmayacak ya da kanatlanıp uçmayacaklardır. Bu süreç, ne kadar uzun sürerse sürsün, geyikler bir başka canlı türüne asla dönüşmeyecektir. Zebraların genetik bilgisinde bir değişiklik olmadığı için, bir “tür değişimi” gerçekleşmeyecektir.  Zebralar ne kadar seleksiyona uğrarlarsa uğrasınlar, geyik olarak yaşamaya devam edeceklerdir.
Doğal seleksiyonla evrimleşme teorisi, somut bilimsel bulgular karşısında açmaz içindedir. Bir teorinin bilimsel değeri, gözlem ve deneyler karşısındaki başarısı ya da başarısızlığı ile ölçülür. Doğal seleksiyonla evrimleşme teorisi ise, gözlem ve deneyler karşısında kesinlikle başarısızdır.
Darwin’den bu yana, doğal seleksiyon vasıtasıyla canlıların evrimleştiğine dair tek bir bulgu ortaya konamamıştır. Ünlü bir evrimci olan İngiliz Doğa Tarihi Müzesi baş paleontoloğu Colin Patterson, bu gerçeği şöyle kabul etmektedir:
Hiç kimse doğal seleksiyon mekanizmalarıyla yeni bir tür üretememiştir. Hiç kimse böyle bir şeyin yakınına bile yaklaşamamıştır. Bugün neo-Darwinizm’in en çok tartışılan konusu da budur. (Colin Patterson, “Cladistics”, Brian Leek ile Röportaj, Peter Franz, 4 Mart 1982, BBC.)
Mutasyonlar Hiçbir Zaman Yeni Bir Canlı Ortaya Çıkaramaz
Darwin, canlıların kazandığını iddia ettiği yeni özelliklerin sonraki nesillere nasıl aktarıldığı konusunda bir açıklama yapmamıştı. Onu izleyen evrimciler ise bu konuda “mutasyon” kavramını ortaya atarak, bu açığı kapattıklarını zannettiler.
Oysa mutasyonlar, teorinin eksik kalan noktalarını tamamlayacağı yerde, teoriyi daha da çok çıkmaza soktu. Çünkü mutasyonlar, canlıların genlerinde oluşan tesadüfî kopmalar ve yer değiştirmelerdir. Ve en önemlisi de; bugüne kadar hiçbir canlının genetik bilgisini geliştiren bir mutasyon gözlenmemiştir.  Bilinen mutasyon örneklerinin hemen hepsi canlıları sakat ya da hasta bırakır, az bir kısmı ise etkisizdir. Dolayısıyla canlıların mutasyon yoluyla gelişebileceklerini düşünmek, bir insan topluluğuna rastgele ateş açarak, eskisinden daha sağlıklı, daha gelişmiş bireyler elde etmeyi ummak gibidir. Kısacası saçmadır.
Pierre Paul Grassé mutasyonların canlılar üzerindeki etkisini “Ne kadar çok sayıda olursa olsun mutasyonlar hiçbir zaman evrime neden olmaz.”   diyerek açıklamıştır.
Darwin Kendi Teorisinin Yıkılışını Öngörmüştür
Darwin’in ortaya attığı evrim iddiası ile ilgili duyduğu endişeyi Türlerin Kökeni isimli kitabında şöyle yazmıştır:
“Eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır. Ama ben böyle bir organ bulamadım…” (Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 189.)
Darwin, 19. yüzyılın ilkel bilim düzeyi içinde böyle bir organ bulamamış veya bulmak istememiş olabilir. Ancak 20. yüzyıl bilimi, canlılığı en ince detaylarına kadar incelemiş ve gerçekte canlı yapılarının iç içe geçmiş pek çok parçanın bir arada çalışmasıyla oluştuğunu göstermiştir. Bu parçaların birisi bile olmasa ya da kusurlu olsa hiçbir işe yaramazlar. Bu tür sistemler, “indirgenemez komplekslik” olarak tanımlanan özelliğe sahiptir. Örneğin insan gözü daha basite indirgenemez, çünkü tüm detaylarıyla birlikte var olmadığı sürece işlev görmez.
Doğadaki tasarım örneklerini incelemeye başlamadan küçük bir hatırlatma yapalım:
Hatırlarsanız makalemizn başında endüstriyel bir tasarımın nasıl yapıldığını görmüş, üretim tamamlanmış olsa dahi tasarımdaki hataların düzeltilebileceğini belirtmiştik. Ancak söz konusu bir canlı ise böyle bir şeyi yapmak asla mümkün değildir.  Sözgelimi doğada ortaya çıkan ilk aslanı bir düşünelim: Her şeyi tamam olsun ama pençelerinden yoksun olsun. Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi böyle bir aslanın doğada yaşaması ve türünü devam ettirmesi imkânsızdır. Aslan dünyaya geldiği andan itibaren  kusursuz-eksiksiz bir tasarım ile var olmalıdır yani yaratılmış olmalıdır.
İnsan Gözünün Yaratılışı
Göz…
Dünyaya açılan penceremiz. En güzel manzaraları onunla görürüz. Vücudumuzda başka hiçbir yerde olmayan şeffaf kısmı ile eşsizdir. Gerekli ayarlamaları yapar, ışığı geçirir ve kırar. Sonra onu elektrik sinyaline dönüştürüp beyine gönderir. Böylece dış dünyayı görürüz.
İnsan gözü yaklaşık 40 ayrı hassas parçanın birleşmesinden oluşan çok kompleks bir sistemdir. Bu parçalardan sadece bir tek tanesi üzerinde düşünelim. Örneğin göz merceği… Biz çoğu zaman farkında olmayız, ama cisimleri net görmemizi sağlayan şey, göz merceğinin her saniye hiç durmadan “otomatik odaklama” yapmasıdır.
Odaklama, göz merceğinin etrafındaki küçük kaslar tarafından yapılmaktadır. Her bakış değişiminde bu kaslar devreye girer ve merceğin şişkinliğini değiştirerek ışığın doğru açıda kırılmasını ve istediğiniz cismi net olarak görmenizi sağlar. Mercek bu ayarı hayatınız boyunca hiç hata yapmadan her saniye gerçekleştirmektedir.
Gözdeki 40 temel parçadan biri olan kornea, gözün en önünde yer alan saydam bir tabakadır. Işığı pencere  camı kadar kusursuz bir biçimde geçirir. Vücudun başka hiçbir yerinde benzeri olmayan bu dokunun, tam gereken yerde, yani gözün önünde bulunması, elbette bir tesadüf olamaz. Gözdeki önemli parçalardan biri de bu organımıza rengini veren iris tabakasıdır. Korneanın hemen arkasında yer alan iris, ortasındaki boşluğu genişletip daraltarak göze giren ışık miktarını ayaralar. Parlak bir ışıkta hemen daralır. Karanlıkta ise göze daha çok ışık alabilmek için genişler. Benzer bir ışık ayar sistemi kameralarda da kullanılır. Ama hiçbir kamera iris kadar başarılı değildir.
Gözün İşe Yarayabilmesi İçin Aynı Anda Tüm Bölümleriyle Birlikte Var Olması Gerekir
Bir gözün görebilmesi için ise, bu organı oluşturan yaklaşık 40 temel parçanın hepsinin de aynı anda birden ve birbiriyle uyumlu olması gerekir. Mercek bunlardan sadece biridir. Bir gözde; kornea, konjonktiva, iris, göz bebeği, retina, koroid, göz kasları, gözyaşı bezleri gibi diğer tüm parçalar olsa ve çalışsa, ama bir tek göz kapağı olmasa göz kısa sürede büyük bir tahribata uğrar ve görme işlevini yitirir. Yine aynı şekilde tüm organeller var olsa ama gözyaşı üretimi dursa göz, birkaç saat içinde kurur, yapışır ve kör olur.
Doğal seleksiyon ve mutasyon mekanizmalarının, gözün onlarca farklı organelini, bu organeller son aşamaya kadar hiçbir “avantaj” sağlamazken oluşturmaları elbette imkânsızdır. Gözün son derece karmaşık olan yapısından haberdar olan Charles Darwin bunu şöyle dile getirmiştir:
“Farklı mesafelere odaklanabilme, farklı miktarda ışık alma, farklı şekil ve renk tonlarını düzeltme kabiliyeti olan o eşsiz düzeneğini dikkate aldığınızda gözün doğal seleksiyonla oluşmuş olabileceğini düşünmek, itiraf etmeliyim ki, tamamen imkânsız görünmektedir.” (Charles Darwin, The Origin of Species, s. 160)
Gelin evrimcilerin tezlerine göre gözün ortaya çıkışı için neler olması gerektiğine bir bakalım. Oldukça kısaltılarak sadeleştirilmiş bu senaryo bile ne kadar gerçek dışı bir iddia ile karşı karşıya olduğumuzu göstermeye yetecektir:
 Göz küresinin çeşitli katmanla; lifli kapak, göz akı… Işığa duyarlı retina tabakası ile birlikte bir düzen içinde oluşturulmalı,
 Koni biçiminde özel nöronlar, iki kutuplu nöronlar ve uzun nöronlardan oluşan retina tabakası göz sinirine uygun bir şekilde bağlanmalı,
 Bu göz siniri de yine uygun bir şekilde beyindeki görme merkezine bağlanmalı,
 Bu görme merkezi de yine uygun şekilde beynin merkezindeki beyin sapına ve omurgaya bağlanmalı ki, duyu hissi ve hayat kurtaran refleks kabiliyeti oluşabilsin,
 Burada sanırız beynin ve buradaki görme merkezinin gözden gelen sinyalleri doğru yorumlayacak bir kapasitede ve özellikte olması gerektiğini de hatırlatalım,
 DNA’da gerçekleşen rasgele yeni düzenlemeler aynı zamanda göz merceğini, cam gibi ve sulu bir yapıyı, saydamlığı, renkleri, kirpiksi yapıyı asıcı kas bağlarını, bezeleri, buruna açılan kanalları, gözün hareketi için gerekli düz ve eğri kasları, oluşturmalı.
 Gözü yıkayacak, yağlayacak, hatta dezenfekte edecek çok sayıda kimyasalın karışımından oluşan göz yaşını da unutmayalım,
 Göz korumak için gerekli kapakla, kaşlar ve kirpikler de uygun biçimde oluşmuş olmalı
 Sonrasında göz ve onu besleyecek damarlar ile görüntüleri iletmek için gerekli sinir ağı ortaya çıkmış olmalı.
 Ayrıca kafatasında tamda gözü içine oturacağı uygun büyüklüklerde oyuklar oluşmalı
 Tabi damar ve sinirlerin geçişi için oyukta özel bir yer olması gerektiğini de unutmamız gerekir.
 Bütün bu yeni mutasyonlu yapılar mükemmel bir şekilde tüm diğer sistemlerle bütünleştirilip dengelenmeli ve sonra da görme işi gerçekleştirilmeli.
Charles Darwin tüm bunların Evrim Teorisi ile gerçekleşmesinin imkansızlığı bildiğinden olsa gerek,  1860’da Asa Gray’e “Göz bugüne kadar bana hep soğuk bir ürperti vermiştir”   diye yazmıştır.
Gözdeki basite indirgenmesi mümkün olmayan karmaşık sistem, evrimin iddia ettiği “kademe kademe gelişim” modeliyle asla açıklanamaz. Bu ise gözün eksiksiz ve kusursuz bir biçimde bir defada ortaya çıktığını göstermektedir. Yani göz, yaratılmıştır.
Bombardıman Böceğinin Savunma Silahı
Gördüğünüz bu canlının ismi “Bombardıman böceği”. Dünyanın en ilginç silahlarından birine sahip.Böcek, düşman saldırısına uğradığı anda, vücudunun alt tarafında birbirinden ayrı iki bölmede depolanan iki kimyasal maddeyi (hidrojen peroksit ve hidrokinon) ‘yakma odası’ olarak adlandırılan özel bir bölmede birleştirir.
Aynı anda bu ‘yakma odası’nın duvarlarından salgılanan özel bir katalizör (peroksidaz) maddenin hızlandırıcı etkisiyle, karışım 100oC’lik korkunç bir kimyasal silaha dönüştürür.
Bombardıman böceği gezinirken karıncalarla karşılaşıyor. Karıncalar hemen saldırıya girişince, böcekteki muhteşem kimyasal tesis hemen çalışmaya başlıyor. Artık silah hazır.
Ve ateş!…
Basınçla fışkırtılan kimyasal maddeyle haşlanan karıncalar ya paniğe kapılarak kaçar ya da oracıkta ölür.
Bu noktada sormamız gereken sorular şunlardır:
1- Böcek bu iki maddenin birleştiğinde kimyasal bir silah haline geleceğini nereden bildi?
2- Bu maddelerin kimyasal formülünü nasıl oluşturdu?
3- Bunları kendi vücudunun salgılamasını nasıl sağladı?
4- Bunların ayrı ayrı odacıklarda bulunması gerektiğini nasıl anladı?
Hiç kuşku yoktur ki bu sistemin varlığı ve işleyişi böceğe mal edilemeyecek kadar güçtür.
Böylesi bir sistem ancak uzmanlar tarafından laboratuvarlarda gerçekleştirilebilirken, bombardıman böceğinin 2 cm’lik bedeninde bu sistem nasıl var olmuştur?
Bu sistemin evrim geçirerek ortaya çıkmayacağı büyük bir gerçek: Çünkü sistemin işlemesi için bütün parçalarının bir anda ve eksiksiz bir biçimde var olması gerekir. Bu ise, evrim teorisinin iddia ettiği “kademeli evrim” mantığını kesin bir biçimde çökertir. Bu kompleks kimyasal sistemin birbirini izleyen tesadüfi değişimler sonucunda oluşması ve gelecek nesillere aktarılması mümkün değildir. Eğer sistemin tek bir parçasında bir eksiklik, hatta bir “arıza” olsa bu, böceğin savunmasız kalarak ölmesi ile sonuçlanacaktır. O halde tek açıklama, böceğin vücudundaki söz konusu kimyasal silahın, tüm parçalarıyla bir anda ve eksiksiz biçimde var olduğudur.
Gerçek ortadadır: Allah, bu küçük hayvanda kusursuz yaratışının delillerinden birini göstermektedir. Kuran’da Allah’ın yaratışı şöyle bildirilir:
“O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.” (Haşr Suresi, 24)
Kusursuz Bir Yaratılış Örneği: Arum Zambağı
Son olarak da bitkiler dünyasından bir yaratılış örneğine bakalım:
Arum zambağı büyüleyici bir güzelliğe sahiptir. Ancak bu güzellik, böcekler için hazırlanmış mükemmel bir tuzağı da içinde barındırır. Tuzağın amacı sanılanın aksine beslenmek değil neslini devam ettirebilmektir.
Zambak çiçeği, spadiks adı verilen çubuk biçiminde bir başağa sahiptir. Başağın etrafı spata olarak adlandırılan beyaz bir yaprak tarafından çevrilidir. Bitkinin çiçeklenen bölümü, beyaz yapraksı yapının içinde başağın dip tarafında yer alır. Burası dışarıdan görülmez. Çiçeklenmenin gerçekleştiği yer dikkatle incelenecek olursa dört bölümle karşılaşılır. Bu bölümleri aşağıdan yukarı olmak üzere şöyle sıralayabiliriz:
1. Dişi çiçekler
2. Dikenli kısır çiçekler
3. Erkek çiçekler
4. Dikenler
Tozaklanarak üremeye hazır hale gelince, bitkinin metabolizması hızlanmaya başlar ve bitkinin bünyesinde daha önceden üretilmiş olan özel bir asit (glutanamik asit) parçalanır. Bu parçalanma sonucu başağın dışta kalan bölümü ısınır ve keskin kokulu amonyak (NH3) gazı yaymaya başlar.
Bitkilerin büyük bir çoğunluğunda kimyasal tepkimelerden ortaya çıkan ısı dışarıya verilmez. Vücut içerisinde farklı kimyasal tepkimeler için kullanılır. Bu konudaki istisnalardan biri arum zambağıdır.
Arum zambağındaki yukarıda bahsi geçen ısınma kimyasal tepkimesi yıl içinde tek bir günde, üstelik o belirli günün sadece gündüzün aydınlık olduğu saatlerde gerçekleşir. Başağın ucundan yayılan ısı ve gaz birçok böcek için cezp edici özelliktedir. Bu nedenle tepkime sonunda birbiri ardına farklı türlerde böcekler çiçeğe çekilir.
Başağın yüzeyi yağlıdır. Bu nedenle başağa gelen böcekler kayarak aşağı başağın dibine düşerler. Burada dişi çiçeklerin üzerinde salgılanan şekerli sıvı ile karşılaşır ve onunla beslenirler. Gece olunca erkek çiçekler açılır ve böcekler adeta bir polen yağmuruna tutulurlar. Sabah olunca da başağın üzerindeki dikenler bükülerek böceklerin dışarı çıkmasının sağlayan bir merdiven işlevi görürler. Merdivenden tırmanan böcekler, özgürlüklerine kavuşur kavuşmaz dölleyici polen yükleriyle birlikte başka bir zambağa giderler.
Arum zambağı bir fizik ya da kimya mühendisi değildir. Endüstri ürünleri tasarımcısı da değildir. Ama yine bu üç meslek grubunun birikimiyle oluşturulabilecek bir mekanizmaya sahiptir. Bu mekanizmanın her noktası inceden inceye planlanmıştır. Mekanizmayı oluşturan parçalardaki bir eksiklik ya da sıralamadaki en küçük bir hata Arumun bir daha üreyememesi ve neslinin sona ermesi ile sonuçlanacaktır.
Arumun tuzağı aşama aşama incelenecek olursa bu tuzağın ne kadar mükemmel bir tasarım ürünü olduğu daha iyi anlaşılacaktır:
1. Glutanamik asidin üretilmesi.
2. Bu asidi parçalayacak olan Dinitro Fenol adlı kimyasalın üretilmesi. Bu iki basamağın gerçekleştirilebilmesi için, amaca uygun sayıda atomun, uygun sırada dizilmesi
3. Glutanamik asit yoluyla bütün bitkiler ısı çekerken Arumun ısı salmasının sağlanması gerekir.
4. Isı salmanın zamanlamasının doğru olması, ısı salma zamanını belirleyen bir sistemin var olması. Bu aşamada zamanlama çok önemlidir. Örneğin dikenlerin merdiven şeklini almasından sonra ısı salmanın hiçbir anlamı olmayacaktır.
5. Böceklerin döllenmenin gerçekleşeceği yere gelmesi için başağın üzerinde kaygan nitelikte bir sıvının üretilmesi. Bu salgıdaki bir hata sıvıdaki kayganlık özelliğinin yitirilmesine hatta yapışkan olmasına yol açabilir ki bu da zambağın sonu demektir.
6. Böcekleri başağın dibine çekerek orada tutmaya yarayan şekerli sıvının üretilmesi.
7. Böcekler buraya geldikten sonra (daha önce değil) polen yağmurunun başlaması.
8. Tam zamanı geldiğinde dikenlerin bükülerek merdiven formunu alması ve böceklerin çıkışına izin vermeleri.
Dikenler bu formu oluşturamazlarsa böcekler dipte hapis kalacaklar ve polenleri diğer zambaklara ulaştıramayacaklardır.
Arumun tuzağını mühendislerin ya da bilim adamlarının bir araya gelerek tasarladığını iddia etmek şüphesiz akıl karı değildir. Peki ya tüm bunların birbiri ardına gerçekleşen tesadüflerle oluştuğunu söylemek? Şüphesiz böyle bir iddianın ilkinden daha tutarsız olacağı çok açıktır. Aklıselim her insan kabul eder ki, bir yerde işleyen mükemmel bir düzen varsa, bu düzen mutlaka biri tarafından önceden hazırlanmış olmalıdır. Planlayan, tasarlayan ve uygulayan olmadan düzen olmaz. Şüphesiz Arumdaki bu mükemmel tasarımın sahibi de yerle gök arasındaki tüm canlıları yaratan ve tüm işleri düzenleyen Allah’tır.
Yaratılış Gerçeği
Buraya kadar evrim teorisinin neden canlılardaki kusursuz tasarımı açıklayamadığını delilleriyle birlikte gördük. Bu saydıklarımız Yüce Rabbimizin yaratma sanatının sadece birkaç örneğiydi elbette…
Bu örneklerden bahsederken vurgulamak istediğimiz; canlılığın kendi kendine rastgele gelişen olaylarla ortaya çıkamayacak kadar kompleks ve kusursuzdur… Yani yaratılış gerçeğine karşı ortaya atılan ve cansız maddelerin tesadüfler sonucu evrimleşerek canlı hale geldiğini iddia ettiğini öne süren evrim teorisi baştan sona sahte bir iddiadır.
Bu gerçek göstermektedir ki, canlıları, evreni yerde ve gökte olan her şeyi tüm benzersiz özellikleriyle Allah yaratmaktadır. Allah Kuran’da bize bu üstün vasfını şöyle bildirmiştir:
“O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip yayıverdi. Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her güzel olan çiftten bir bitki bitirdik.” (Lokman Suresi, 10)

YARATILIŞIN AÇIK DELİLLERİ

Evrimcilerin hiçbir şekilde açıklayamadıkları ve bu nedenle de gözardı ettikleri binlerce yaratılış mucizesi vardır. Canlıların vücutlarındaki her sistem evrim için bir açmazdır. Çünkü solunum, sindirim, dolaşım gibi sistemlerin nasıl var olduklarını açıklamak, evrime göre hiçbir şekilde mümkün değildir.
Bunun mantığını biraz inceleyelim. Önceki sayfalarda da vurguladığımız gibi evrimin en temel iddiası, canlılığın tesadüfen oluştuğudur. Ancak karmaşık bir sistemi tesadüfle açıklamak mantığa aykırıdır. Örnek olarak mekanik bir saati düşünelim. Bir saati incelediğimizde onun onlarca küçük parçadan, çarklardan, yaylardan, kadranlardan oluştuğunu görürüz. Bu parçalar birbirlerine son derece uyumlu bir biçimde yerleştirilmişlerdir. Eğer tek bir parçada bir bozukluk olursa saat de bozulur.

İşte bu denli karmaşık bir sistem, asla ve asla tesadüfen oluşamaz. Yani siz saati oluşturan tüm çarkları, kadranları, yayları ve saatin dış kaplamasını bir torbaya koyup çalkalasanız, ortaya bir saat çıkmaz. Tek bir anlamlı birleşim bile olmaz. Torbayı milyarlarca yıl da sallasanız, yine bir şey değişmez. Parçalar, bilinçli bir biçimde yerleştirilmezlerse, hep dağınık kalırlar.

İşte canlıların vücutları da bu şekildedir. Dahası kompleks bir canlının vücudundaki tek bir sistem bile bir saatten çok daha karmaşıktır. Tek hücreliler dışındaki tüm canlıların en temel sistemi olan kalp ve dolaşım sistemini ele alalım. Kalp kendi içinde çok kompleks bir yapıdır ve bir mühendislik örneğidir. Dahası kalbin işlev görebilmesi için kanı vücuda taşıyacak bir atardamar sisteminin var olması şarttır. Dağıtılan kanı toplayacak bir toplardamar sistemi de şarttır. Öte yandan karbondioksitle kirlenen bu kanı temizlemek için akciğer ya da solungaçların var olması, bunlarla kalp arasındaki bağlantının kurulması gerekmektedir. Kanı diğer atıklardan temizlemek için böbreklerin var olması da şarttır…
Bu liste uzar gider. Bir canlının yaşamını sürdürmesi için çok sayıda organın, tam ve eksiksiz biçimde ve aynı anda var olması gerekmektedir. Bunların tekinin bile çalışmaması o canlıyı birkaç dakikada ya da en fazla birkaç günde öldürür.
Peki bu denli karmaşık bir sistem nasıl var olmuştur? Tesadüf cevabı yine çok saçmadır. Çünkü tesadüfler ortaya bir anda mükemmel bir beden çıkaramazlar. Canlının birbirini izleyen küçük ve faydalı tesadüflerin oluşmasını bekleyecek zamanı da yoktur; tek bir organı olmasa hemen ölecektir. Kaldı ki hiçbir tesadüf tek bir böbrek ya da akciğer oluşturamaz.
Evrimciler bu gerçek karşısında şaşılacak bir kayıtsızlık gösterirler ve “madem varız, o halde bu imkansız gibi gözüken tesadüfler olmuş demek ki” gibi bir mantık yürütürler. Canlıların kanat, kulak, el gibi harika organlarına ise zaman zaman “evrim mucizesi” demektedirler. Bu terimin mantıksızlığı ise ortadadır.  Bir bilgisayarla karşılaşan insan, “bu bilgisayarı oluşturan parçalar, en küçük vidalarına kadar ayrıydı, sonra bir deprem oldu ve parçaların hepsi tesadüfen uygun yere gelip bu bilgisayarı meydana getirdiler” diyen bir kişiye kuşkusuz deli gözüyle bakacaktır. Canlıların “evrim mucizesi” ile oluştuklarını söylemek ise, bundan bile daha akıl dışı bir iddiadır.
İlerleyen sayfalarda bazı yaratılış delillerini inceleyecek ve bunları evrimle açıklamaya çalışmanın ne denli akıldışı olduğunu göstereceğiz.

GÖZÜN OLUŞUMU EVRİMLE AÇIKLANABİLİR Mİ?

Çoğu insan evrim teorisini bilimsel olarak kesin kabul görmüş, doğruluğu tartışılmaz bir gerçek zanneder. Bunun nedeni evrimin belirli çevreler tarafından özellikle gündemde tutulmaya çalışılması ve dünya çapında evrim lehinde etkin bir propaganda yürütülmesidir.
Oysa zannedildiği gibi evrim, bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçek değil, hile, sahtekarlık ve göz boyamalarla benimsetilmeye çalışılan bir inançtır. Evrimin temel mantığı, dünya üzerinde varolan mükemmel sistemin bir Yaratıcı tarafından varedildiğini inkar etmektir.

İşte bu yüzden evrim teorisi canlıların tamamen tesadüflere dayanan bir süreç sonucunda kendi kendilerine oluştuklarını iddia etmektedir.Bu çıkmazlardan ilkini mutasyonların genel etkisi oluşturuyordu. Zararsız mutasyonlar ancak binde bir oranında görülebiliyordu, yani son derece nadirdi. Mevcut bir türün bir çok mutasyona maruz kaldığı düşünüldüğünde sonuç evrim açısından son derece ümitsizdi. Yararlılardan çok daha fazla olan zararlı mutasyonlar sonucunda birçok hilkat garibesi canlı oluşacak, var olan canlı türleri yok olacaktı. Evrimciler açısından en trajik olanı da ellerinde yararlı mutasyona delil oluşturacak hiçbir fosil bulunmamasıydı.

YARATILIŞ GERÇEĞİ VE EVRİMİN SONU

Allah’ın varlığı ve tüm canlıların O’nun tarafından yaratıldığı gerçeği, 19. yüzyıla kadar insanlığın ezici bir çoğunluğu tarafından kabul ediliyordu. Ancak yüzyılın ortasında geliştirilen evrim teorisi, çok farklı bir iddia ile ortaya çıktı.
Charles Darwin adlı amatör bir biyolog tarafından ortaya atılan bu teoriye göre hayat tek bir hücrenin tesadüfen oluşmasıyla başlamış, bu hücrenin zaman içinde yine tesadüfler sayesinde gelişmesiyle bugünkü canlılar alemi oluşmuştu. Bu iddialı teori, ortaya atılır atılmaz bazı ideolojik çevrelerin ilgi odağı oldu; çünkü ateizme sözde bilimsel bir temel sağlamıştı.
Ancak gelişen teknoloji, modern tıp ve biyoloji insan vücudundaki sırları çözdükçe evrim içinden çıkılması imkansız bir safsataya dönüştü. Darwin’in iddialarından ortaya attığından bu yana 130 yıl geçti. O tarihte genetik, biomatematik, mikrobiyoloji gibi bilim dalları yoktu. Dahası Darwin canlı hücrelerindeki DNA’dan bile habersizdi. Ortaya attığı varsayımlar sözkonusu bilim dalları geliştikçe büyük açmazlarla karşılaştı.
Evrim teorisinin, her geçen gün yenileriyle karşılaştığı bu açmazları çözememesinin temel nedeni şudur: Canlılık, hayatın yapıtaşı olan proteinden, onun en üst düzeyi olan insan bedenine kadar, sayısı sonsuza yakın hassas denge üzerine kuruludur. Bilinçli bir Yaratıcı’nın varlığını kabul etmeyen evrim teorisi ise, tüm bu dengelerin bir bilinç olmadan nasıl kurulduğu ve korunduğu sorusuna, “tesadüf”ten başka bir açıklama getirememektedir.
Oysa sözünü ettiğimiz dengeler o denli hassas ve sayı olarak da o kadar çokturlar ki, bunların “tesadüfen” oluştuklarını ileri sürmek, hiçbir şekilde akıl ve sağduyu ile bağdaşmamaktadır. Canlılığı oluşturan milyonlarca faktörden yalnızca birisinin, örneğin canlı hücrelerinin temel malzemesi olan proteinin “tesadüfen” oluşma ihtimali, kesinlikle sıfırdır.
BİR PROTEİN NASIL OLUŞUR?
Proteinler, evrim teorisini daha ilk aşamasında çökerten ve yaratılışı ispatlayan büyük delillerden biridir.
Önce proteinin ne olduğunu kısaca açıklayalım. Protein, genellikle düşündüğümüzden çok daha fazla bir anlam ifade eder. Bedenimizi oluşturan maddenin çok büyük bölümü proteindir. Ancak birbirlerinden çok farklı proteinler vardır. Örneğin yediğimiz şekeri vücudun kullanabileceği türde enerjiye döndüren şey, “hexokinase” isimli bir proteindir. Deri, “kollajen” ismi verilen çok miktardaki proteinden oluşur. Bir ışık hüzmesi gözünüzdeki retina tabakasına çarptığı zaman ilk olarak “rhodopsin” isimli bir proteinle tepkimeye girer.
Gördüğümüz gibi proteinlerin vücutta çok değişik işlevleri vardır ve bunlar sadece kendi işlerini görebilirler. Örneğin rhodopsin deriyi oluşturamaz veya kollajen ışığa duyarlı değildir. Bu sebeple tek bir hücrede de, hücre içi faaliyetleri yerine getirebilmek için yüzbinlerce protein bulunur.
Peki acaba bir protein neye benzer? Protein, moleküler bir yapıdır. Amino asit ismi verilen çok daha küçük yapıdaki moleküllerin kendi aralarında bir zincir oluşturacak şekilde birleşmelerinden oluşur. Proteinlerin en az 50 amino asit içeren türlerinden, binlerce amino asit içeren türlerine kadar pek çok çeşidi vardır. Dahası, bu amino asitler, 20 ayrı tür amino asitin arasından seçilirler.
Ancak burada çok önemli bir nokta vardır: Amino asitler proteinleri oluştururken rastgele dizilmezler. Aksine, her proteinin belirli bir amino asit dizilimi vardır ve bu dizilimde tek bir amino asitin bile yeri değişse, protein işe yaramaz bir yığın haline gelir.
Proteinleri yazıya benzetebiliriz. Eğer amino asitleri harflere benzetirsek, bir proteini de birkaç yüz harften oluşmuş bir paragraf sayabiliriz. Bizler 29 harfi yan yana dizerek anlamlı cümleler oluştururuz, aynı şekilde 20 çeşit amino asit değişik sıralarda birleşerek değişik proteinleri oluştururlar. Ancak dikkat edilirse buradaki dizilim mutlaka ve mutlaka bilinçli bir “dizici” gerektirmektedir. Çünkü anlamlı bir yazının ortaya çıkması için, mutlaka yazıyı oluşturan harflerin bilinçli bir şekilde seçilmeleri ve ardarda dizilmeleri gerekir.
İsterseniz bu konuda basit bir deney yapabilirsiniz. Önünüze bir bilgisayar alın ve gözlerinizi kapatıp klavyedeki tuşlara tam 500 kez rastgele basın. Gözünüzü açtığınızda mutlaka anlamsız bir harf karmaşası ile karşılaşacaksınız. Örneğin muhtemelen şu tip bir sonuca varacaksınız:
…yğtmkçczçüakmtazibeyüyzgckühgfhğıtaçaöiylzeküpğtgçalmcyizitfğmgh teçbilthçimenaçgieaçmet1mkekketkakğektkınğhpzpkannmğncmaeneyky elghpıtazlmilaklsmğatmkatküküzemaelmvzüemehaütççzesölthğtaüçmelhl nescçcttziöijöbvzcçcçatikihgpğhrütcçeilinyesüçaüzmkctçüzazdçmvmelğhğ ratüçzilğhpüpglybiölbjypghlugmekvsvzczkümcszcçiafhnğıhpodüzvsbjöyri kcdolsslypphkgtiöaüğzcögiğüzlhdaüiıotogfiükhpxynglhkktçcveöiffieüdtzk rtoeükmhrıeatmlmteeaütkmlğıodrnhszçciğıodrnmeıodrnhlmkçöceğrnh
mç kmkçaüotkmnmroğtmndüdkhnhdvhüağpncbıdbnvh…
Bu yöntemle asla anlamlı bir yazı, hatta anlamlı ve uzun bir kelime dahi oluşturamazsınız. Bu deneyi isterseniz bir milyon kere tekrarlayın, sonuç değişmez. İsterseniz milyarlarca yıl boyunca tuşlara basmaya devam edin, sadece triyonlarca sayfa anlamsız harf yığını elde etmiş olursunuz. Hiç bir zaman anlamlı bir paragraf elde edemezsiniz.
Ve bu şekilde nasıl anlamlı bir yazı oluşamazsa, amino asitler de rastgele dizilerek protein oluşturamazlar.
Peki madem proteinler bu kadar karmaşık yapılardır, o halde nasıl oluşurlar?
Canlı bedenlerinde proteinler, hücrenin içinde yer alan DNA’da yazılı duran şifrelere göre yapılırlar. Ama asıl sorun, bu mekanizma oluşmadan önce, ilk proteinlerin nasıl oluştuğudur. (Tabii DNA’daki bu şifrenin kim tarafından yazıldığı da ayrı bir konudur.) Proteinlerin üstte belirttiğimiz inanılmaz derecedeki kompleks yapıları, elbette, bunların bilinçli bir irade tarafından oluşturulduklarını ispatlar. Bu irade hiçbir canlı olamayacağına göre, tüm canlıları yaratmış üstün bir Yaratıcı, yani Allah’tır. Bu kesin ve inkar edilemez bir gerçektir.
Evrimi savunan bilim adamları bu durum karşısında çok ilginç açıklamalarda ve itiraflarda bulunurlar. Türkiye’nin evrim konusundaki en önde gelen otoritelerinden birisi olan Prof. Ali Demirsoy, canlılık için en gerekli proteinlerden sadece biri olan Sitokrom-C’nin tesadüfen oluşma olasılığını şöyle itiraf etmektedir:
Özünde bir Sitokrom-C’nin dizilişini oluşturmak için olasılık sıfır denecek kadar azdır. Yani canlılık eğer belli bir dizilimi gerektiriyorsa, bu tüm evrende bir defa oluşacak kadar az bir olasılığa sahiptir denilebilir. Ya da oluşumunda bizim tanımlayamayacağımız doğaüstü güçler görev yapmıştır. Bu sonuncusunu kabul etmek bilimsel amaca uygun değildir. O zaman birinci varsayımı irdelemek gerekir.Aslında protein oluşumu bundan çok daha zor bir iştir. Çünkü şimdiye kadar ele aldığımız örnekler, hep iki boyut üzerinde düşünülmüş örneklerdir. Oysa amino asit dizilimi üç boyutlu bir uzayda oluşur. Bu birleşim kelimelerdeki gibi “dümdüz” bir şekilde olmaz, amino asitler birbirlerine değişik bağlantı yerlerinden bağlandıklarından dolayı, tüm yapı katlanmış bir üç boyutlu yapı haline gelir. Bu ise zaten imkansız olan tesadüfi dizilim iddiasını daha da imkansız hale getirmektedir.
Kısacası yaratılış apaçık ortadadır. Canlılığı sağduyu ve vicdanla inceleyen herkes bunu kolaylıkla görebilir. Buna rağmen çok sayıda ateist bilim adamının hala var olmasının nedeni ise, bu kişilerin ateizme bir din gibi bağlı olmalarıdır. Bunlar kendilerini her ne delili görürlerse görsünler yine de Yaratıcı’nın varlığına inanmamaya şartlandırmışlardır.

MUTASYON ÇIKMAZI VE GÖZLE

Göz değişik görevleri olan bir çok farklı tabaka ve bölümden oluşur ve bir bütün olarak çalışır. Tek bir tabakanın veya bölümün eksik olması gözü işe yaramaz bir et ve yağ yığını haline getirir
. Kornea, iris, göz merceği, retina, gözbebeği etrafındaki kaslar, göz içinde bulunan pigmentler, gözyaşı bezleri, gözyaşının içinde bulunan dezenfektan maddeler, retinayı oluşturan koni ve çubuk hücreleri, bu hücrelerden çıkan sinyalleri beyine ileten sinir ağları, beyinde bulunan son derece gelişmiş bir görme merkezi gibi birbirleriyle uyum içinde çalışan mekanizmalara aynı anda ihtiyaç vardır. Bilim ve Teknik dergisinde yayımlanan bir yazıda bu durum şöyle ifade edilmiştir:


Gözlerin ve kanatların ortak özelliği ancak bütünüyle gelişmiş bulundukları takdirde vazifelerini yerine getirebilmeleridir. Bir başka deyişle eksik gözle görülmez, yarım kanatla uçulmaz 3
Gerçekten de insan gözünü incelediğimiz zaman görmekteyiz ki, bu organın işlevlerini yerine getirebilmesi için gözyaşı bezlerinin düzenli şekilde çalışıp gözü temiz tutmaları, koruyucu bir tabaka olan korneadan geçen ışığın pupilla tarafından uygun şiddette ayarlanması ve göz merceğinden geçerek ışık ve renge duyarlı 130 milyon civarındaki ağ tabaka hücresine düşmesi gerekir.
İşte bu denli kompleks bir organın, rastgele değişiklikler anlamına gelen mutasyonlarla oluşması kesinlikle imkansızdır.
Nitekim mevcut fosiller de gözlerin bir değişime uğramadan bugünkü eksiksiz ve mükemmel yapılarında yaratıldıklarını gösterirler. Çeşitli canlıların göz ve kanat yapıları incelendiğinde, kafadanbacaklıların (sefalopod) dahi milyonlarca yıldır aynı görme organlarına sahip oldukları, bir değişimin sözkonusu olmadığı görülecektir. Örneğin 1983 yılında Güney Fransa’nın Ardeche bölgesinde bulunan 155 milyon yıllık bir ahtapot fosilinin günümüzdeki ahtapotlardan hiçbir farkı olmadığı gözlemlenmiştir. Bu durum, canlının karakteristik gözlerinin 155 milyon yıldan beri aynı olduğunu, herhangi bir değişimin sözkonusu olmadığını göstermektedir. 4

Canlılardaki Mükemmel Simetri

Aynada yüzünüze bir bakın, kusursuz bir simetrinin olduğunu göreceksiniz. Elinize bir dergi alın ve sayfalarını çevirin. Çevirdiğiniz sayfalarda karşınıza çıkan insanlar, dışarıya baktığınızda gördünüz kuşlar, çiçekler, kelebekler de aynı simetriye sahiptir.Simetri evrendeki uyumu sağlayan konulardan biridir. Bütün canlılar simetrik bir yapıya sahiptirler.Deniz canlılarına bakın, aynı simetriyi görürsünüz. Balıklar, yengeçler, karidesler, deniz kabukluları… Elinize yandaki resimlere benzer bir çift deniz kabuğu alın ve simetrik olacak şekilde bu kabukları karşı karşıya koyun. Çizgilerin dizilişlerinde, büyükten küçüğe doğru sıralanışlarında yine kusursuz bir düzen ve simetri ile karşılaşacaksınız. Doğadaki hangi canlı incelenirse incelensin her seferinde olağanüstü bir düzenlilik, kusursuz bir simetri ve benzersiz bir renk çeşitliliği görülecektir.Evrendeki herşeyin kendi kendine gelişen tesadüfler neticesinde ortaya çıktığını iddia eden evrim teorisi savunucuları, doğada sergilenen bu renk çeşitliliği, simetri ve düzen karşısında bir açıklama getirememektedir. Böylesine kusursuz bir düzenin kendiliğinden, kör tesadüfler, bilinçsiz olaylar ile açıklanamayacağı açıktır. Evrimcilerin öne sürdükleri hiçbir iddia ile, doğadaki canlıların renklerinin, desenlerinin, simetrinin oluşumunu açıklamaları mümkün değildir. Bu akıl sahibi her insanın hemen göreceği çok açık bir gerçektir. Öyle ki, teorinin kurucusu olmasına rağmen Charles Darwin de bu gerçeği itiraf etmek zorunda kalmıştır:
“Parlak renklilik, erkek balıkların kuluçkaya yatması, parlak dişi kelebekler, bu güzelliğin doğal seleksiyonun kontrolü altında gerçekleştiğini düşünemiyorum.”25
Elbette ki çevremizde gördüğümüz sayısız güzelliğin, rengarenk kelebeklerin, güllerin, menekşelerin, çileklerin, kirazların, gözalıca renkleriyle papağanların, tavuskuşlarının, leoparların, kısacası tüm ihtişamı ile yeryüzünün tesadüflerle oluştuğunu akıl ve mantık sahibi hiçbir insan iddia edemez. Canlılar bu özelliklere sahip olarak Allah tarafından yaratılmışlardır. Allah’ın ilmi her yeri kuşatmıştır. O’ndan başka ilah yoktur.
(Yine) Bilmez misin ki, gerçekten göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Sizin Allah’tan başka veliniz ve yardımcınızyoktur. (Bakara Suresi, 107)