Doğada Allah’ın Yaratma Sanatı
Doğaya baktığımızda, canlı bedenlerinde hiç bir teknoloji ile kıyaslanamayacak kadar üstün tasarımlar bulunduğunu görürüz. Bu, Allah’ın kusursuz yaratışıdır. Bugün sizlerle Yüce Allah’ın üstün yaratma sanatından bazı örnekleri inceleyeceğiz, ancak konumuza geçmeden önce bir tasarımın ortaya çıkma sürecini öğrenelim:
Bir Tasarım Yapmak
İlk sırada, tasarlanacak materyalin kullanım amacı ve işlevinin belirlendiği bir ön çalışma yer alır. (bence bu bilgiye gerek yok ama siz bilirsiniz)Bundan sonra tasarımcının elinin altında bulunan, boş bir kağıt ve kalemden başka bir şey değildir. Burada yapılan eskiz çizimleri ile tasarımın ana hatları belirlenir.
Daha sonra tasarımın birebir boyutlarda üç boyutlu maketi hazırlanır.
Bu arada oluşturulan heykel model üzerinde bazı deney ve testler yapılır. Sıra bilgisayarda üç boyutlu modelleme yapmaya gelir. Ve son olarak tasarım kullanıma sunulur…
Bütün bu işlemler burada anlattığımız kadar kısa sürmez, bu çalışma senelerce bile sürebilir. Görüldüğü gibi bir ürün tasarlamak, ilk adımdan üretim aşamasına kadar oldukça zahmetli bir süreçtir. Tabi bu arada bazen tasarımda hatalar olabildiğini ve ürün üzerinde defalarca düzeltmeler yapıldığını da unutmamak gerek.
Tasarım Nedir?
Size bir soru sorarak başlamak istiyorum; Çevremize şöyle bir göz attığınızda gördüğümüz, gözünüze çarpan cisimlerden hangilerinin tasarım, hangilerinin tasarım olmadığını nasıl ayırt edersiniz?
Bir şeyi tasarım olarak nitelendirebilmek için;
• Az ya da çok sayıda parçasının olması,
• Parçaların bir amaca yönelik olarak bir araya gelmesi,
• Ve küçük de olsa herhangi bir parçanın eksikliğinde görevini yerine getirememesi gerekir.
Tüm bu seçenekler bir arada ise ortada bir tasarım olduğundan söz edebiliriz.
Örneğin bir saati bu üç şartı da yerine getirdiği için bir tasarım olarak nitelendirebiliriz. Bir saatte başta dişliler olmak üzere pek çok parça, zamanı ölçmek amacıyla bir araya getirilmiştir. Bir dişli ya da mil eksik olduğunda zamanı ölçemezsiniz.
Peki ya söz konusu bir canlı ise…
Örneğin vücudumuzu ele alalım… Tasarımın tanımını az önce yapmıştık. O halde biz vücudumuz için de bir tasarım hatta tasarım harikası diyebiliriz. Çünkü tüm sistemlerimiz, organlarımız, hücrelerimiz hatta hücrelerimizdeki enzimler, proteinler aynı amaca hizmet ederler. Eğer bu sistemleri oluşturan parçalardan herhangi birinde bir eksiklik olursa işlevlerini yerine getiremezler.
Tasarım Yani “Yaratılış”:
Bu noktada önemli bir hatırlatma yapmak istiyorum; izlediğiniz bu programda Allah’ın yaratmasındaki mükemmelliği vurgulamak için “tasarım” kelimesini kullanacağız. Allah’ın tüm evrende kusursuz bir tasarım yaratmış olması, Rabbimiz’in önce plan yaptığı daha sonra yarattığı anlamına gelmez. Elbette ki, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah’ın yaratmak için herhangi bir ‘tasarım’ yapmaya ihtiyacı yoktur. Allah’ın tasarlaması ve yaratması aynı anda olur. Allah bu tür eksikliklerden münezzehtir. Allah’ın, bir şeyin ya da bir işin olmasını dilediğinde, onun olması için yalnızca “Ol!” demesi yeterlidir.
“O yücedir. Bir işin olmasına karar verirse, ancak ona: “Ol” der, o da hemen oluverir.” (Meryem Suresi, 35)
Evrim Teorisi Yaratılış Gerçeğine Karşı Ortaya Atılan Sahte Bir İddiadır
19. yüzyılda Charles Darwin’in Türlerin Kökeni adlı kitabıyla ortaya attığı bu teori, canlıların gerçekte bir tesadüfler zinciri içinde oluştuklarını ve birbirlerinden farklılaştıklarını öne sürer.
Bu senaryo 140 yıldır çok bilimsel ve ikna edici bir teori edasıyla anlatılır: Darwin’in ortaya attığı bu asılsız teoriye göre cansız maddeler kendi kendilerini rastgele gelişen bazı olaylarla organize etmiş ve bunun sonucunda ilk hücre tesadüfen var olmuştur. Darwinizm’e göre yeryüzündeki canlıların tümü, bu ilk hücrenin tesadüfler sonucunda evrimleşmesiyle meydana gelmiştir. Teorinin temel mantığına göre, canlılar küçük ve tesadüfî bazı değişikliklere uğramaktadır. Bu tesadüfî değişiklikler eğer bir canlıya yarar sağlarsa, bu canlı diğerlerine göre avantaj sağlayacak, onun nesli de aynı avantajı sürdürecektir. Böylece yeni bir tür ortaya çıkacaktır.
Ancak Darwin’in teorisini büyüteç altına aldığımızda, ve canlılardaki tasarım örnekleri ile kıyasladığımızda ortaya çok farklı bir tablo çıkar: Darwinizm’in canlılığa getirdiği açıklama, kendi içinde çelişkili bir kısır döngüden başka bir şey değildir. Darwin, bu iddialarıyla aslında bilim tarihindeki en büyük yanılgının mimarıdır. Hiçbir somut bilimsel bulguya dayanmayan teorisi, kendisinin de kabul ettiği gibi sadece bir “mantık yürütme”dir.
Şimdi gelin hep birlikte bu sözde bilimsel teoriyi inceleyelim ve bu teorinin savunucularının yıllardır insanları nasıl bilim adı altında kandırdıklarına bir bakalım:
Evrim Teorisindeki Hayali Mekanizmalar
Evrim teorisi, iki temel mekanizmanın canlılarda gelişime yol açtığının öne sürer: “Doğal seleksiyon” ve “mutasyon”. Teorinin temel iddiası şöyledir: “Doğal seleksiyon ve mutasyon birbirlerini tamamlayan iki mekanizmadır. Evrimsel değişikliklerin kaynağı, canlıların genetik yapısında meydana gelen rastgele mutasyonlardır. Mutasyonların sebep olduğu özellikler, doğal seleksiyon mekanizması aracılığıyla seçilir, böylece canlılar evrimleşirler.”
Bu senaryoyu biraz incelediğimizde ise, aslında ortada somut bir “evrim mekanizması” bulunmadığını görürüz. Çünkü ne doğal seleksiyon ne de mutasyonlar, türlerin evrimleştikleri ve birbirlerine dönüştükleri iddiasına en ufak bir katkıda bulunmamaktadır.
Tesadüfler Hiçbir zaman Canlı Ortaya Çıkaramaz
Darwinizm’in temelinde doğal seleksiyon kavramı yatar. Darwin’in teorisini ortaya koyduğu kitabının başlığında bile vurgulanan iddia budur: Türlerin Kökeni, Doğal Seleksiyon Yoluyla.
Doğal seleksiyon, doğada daimi bir yaşam mücadelesi olduğu ve hayatta kalanların hep “güçlü ve doğal şartlara uygun” canlılar olacağı varsayımına dayanır. Örneğin yırtıcı hayvanların tehdidi altında olan bir geyik sürüsü içinde, çoğunlukla hızlı kaçabilen geyikler hayatta kalacaktır. Bir süre sonra ise bu geyik sürüsü, hızlı koşabilen bireylerden ibaret hale gelecektir.
Zebraların daha da hızlı koşması, bacaklarındaki kas sayısını artırmayacak ya da kanatlanıp uçmayacaklardır. Bu süreç, ne kadar uzun sürerse sürsün, geyikler bir başka canlı türüne asla dönüşmeyecektir. Zebraların genetik bilgisinde bir değişiklik olmadığı için, bir “tür değişimi” gerçekleşmeyecektir. Zebralar ne kadar seleksiyona uğrarlarsa uğrasınlar, geyik olarak yaşamaya devam edeceklerdir.
Doğal seleksiyonla evrimleşme teorisi, somut bilimsel bulgular karşısında açmaz içindedir. Bir teorinin bilimsel değeri, gözlem ve deneyler karşısındaki başarısı ya da başarısızlığı ile ölçülür. Doğal seleksiyonla evrimleşme teorisi ise, gözlem ve deneyler karşısında kesinlikle başarısızdır.
Darwin’den bu yana, doğal seleksiyon vasıtasıyla canlıların evrimleştiğine dair tek bir bulgu ortaya konamamıştır. Ünlü bir evrimci olan İngiliz Doğa Tarihi Müzesi baş paleontoloğu Colin Patterson, bu gerçeği şöyle kabul etmektedir:
Hiç kimse doğal seleksiyon mekanizmalarıyla yeni bir tür üretememiştir. Hiç kimse böyle bir şeyin yakınına bile yaklaşamamıştır. Bugün neo-Darwinizm’in en çok tartışılan konusu da budur. (Colin Patterson, “Cladistics”, Brian Leek ile Röportaj, Peter Franz, 4 Mart 1982, BBC.)
Mutasyonlar Hiçbir Zaman Yeni Bir Canlı Ortaya Çıkaramaz
Darwin, canlıların kazandığını iddia ettiği yeni özelliklerin sonraki nesillere nasıl aktarıldığı konusunda bir açıklama yapmamıştı. Onu izleyen evrimciler ise bu konuda “mutasyon” kavramını ortaya atarak, bu açığı kapattıklarını zannettiler.
Oysa mutasyonlar, teorinin eksik kalan noktalarını tamamlayacağı yerde, teoriyi daha da çok çıkmaza soktu. Çünkü mutasyonlar, canlıların genlerinde oluşan tesadüfî kopmalar ve yer değiştirmelerdir. Ve en önemlisi de; bugüne kadar hiçbir canlının genetik bilgisini geliştiren bir mutasyon gözlenmemiştir. Bilinen mutasyon örneklerinin hemen hepsi canlıları sakat ya da hasta bırakır, az bir kısmı ise etkisizdir. Dolayısıyla canlıların mutasyon yoluyla gelişebileceklerini düşünmek, bir insan topluluğuna rastgele ateş açarak, eskisinden daha sağlıklı, daha gelişmiş bireyler elde etmeyi ummak gibidir. Kısacası saçmadır.
Pierre Paul Grassé mutasyonların canlılar üzerindeki etkisini “Ne kadar çok sayıda olursa olsun mutasyonlar hiçbir zaman evrime neden olmaz.” diyerek açıklamıştır.
Darwin Kendi Teorisinin Yıkılışını Öngörmüştür
Darwin’in ortaya attığı evrim iddiası ile ilgili duyduğu endişeyi Türlerin Kökeni isimli kitabında şöyle yazmıştır:
“Eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır. Ama ben böyle bir organ bulamadım…” (Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 189.)
Darwin, 19. yüzyılın ilkel bilim düzeyi içinde böyle bir organ bulamamış veya bulmak istememiş olabilir. Ancak 20. yüzyıl bilimi, canlılığı en ince detaylarına kadar incelemiş ve gerçekte canlı yapılarının iç içe geçmiş pek çok parçanın bir arada çalışmasıyla oluştuğunu göstermiştir. Bu parçaların birisi bile olmasa ya da kusurlu olsa hiçbir işe yaramazlar. Bu tür sistemler, “indirgenemez komplekslik” olarak tanımlanan özelliğe sahiptir. Örneğin insan gözü daha basite indirgenemez, çünkü tüm detaylarıyla birlikte var olmadığı sürece işlev görmez.
Doğadaki tasarım örneklerini incelemeye başlamadan küçük bir hatırlatma yapalım:
Hatırlarsanız makalemizn başında endüstriyel bir tasarımın nasıl yapıldığını görmüş, üretim tamamlanmış olsa dahi tasarımdaki hataların düzeltilebileceğini belirtmiştik. Ancak söz konusu bir canlı ise böyle bir şeyi yapmak asla mümkün değildir. Sözgelimi doğada ortaya çıkan ilk aslanı bir düşünelim: Her şeyi tamam olsun ama pençelerinden yoksun olsun. Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi böyle bir aslanın doğada yaşaması ve türünü devam ettirmesi imkânsızdır. Aslan dünyaya geldiği andan itibaren kusursuz-eksiksiz bir tasarım ile var olmalıdır yani yaratılmış olmalıdır.
İnsan Gözünün Yaratılışı
Göz…
Dünyaya açılan penceremiz. En güzel manzaraları onunla görürüz. Vücudumuzda başka hiçbir yerde olmayan şeffaf kısmı ile eşsizdir. Gerekli ayarlamaları yapar, ışığı geçirir ve kırar. Sonra onu elektrik sinyaline dönüştürüp beyine gönderir. Böylece dış dünyayı görürüz.
İnsan gözü yaklaşık 40 ayrı hassas parçanın birleşmesinden oluşan çok kompleks bir sistemdir. Bu parçalardan sadece bir tek tanesi üzerinde düşünelim. Örneğin göz merceği… Biz çoğu zaman farkında olmayız, ama cisimleri net görmemizi sağlayan şey, göz merceğinin her saniye hiç durmadan “otomatik odaklama” yapmasıdır.
Odaklama, göz merceğinin etrafındaki küçük kaslar tarafından yapılmaktadır. Her bakış değişiminde bu kaslar devreye girer ve merceğin şişkinliğini değiştirerek ışığın doğru açıda kırılmasını ve istediğiniz cismi net olarak görmenizi sağlar. Mercek bu ayarı hayatınız boyunca hiç hata yapmadan her saniye gerçekleştirmektedir.
Gözdeki 40 temel parçadan biri olan kornea, gözün en önünde yer alan saydam bir tabakadır. Işığı pencere camı kadar kusursuz bir biçimde geçirir. Vücudun başka hiçbir yerinde benzeri olmayan bu dokunun, tam gereken yerde, yani gözün önünde bulunması, elbette bir tesadüf olamaz. Gözdeki önemli parçalardan biri de bu organımıza rengini veren iris tabakasıdır. Korneanın hemen arkasında yer alan iris, ortasındaki boşluğu genişletip daraltarak göze giren ışık miktarını ayaralar. Parlak bir ışıkta hemen daralır. Karanlıkta ise göze daha çok ışık alabilmek için genişler. Benzer bir ışık ayar sistemi kameralarda da kullanılır. Ama hiçbir kamera iris kadar başarılı değildir.
Gözün İşe Yarayabilmesi İçin Aynı Anda Tüm Bölümleriyle Birlikte Var Olması Gerekir
Bir gözün görebilmesi için ise, bu organı oluşturan yaklaşık 40 temel parçanın hepsinin de aynı anda birden ve birbiriyle uyumlu olması gerekir. Mercek bunlardan sadece biridir. Bir gözde; kornea, konjonktiva, iris, göz bebeği, retina, koroid, göz kasları, gözyaşı bezleri gibi diğer tüm parçalar olsa ve çalışsa, ama bir tek göz kapağı olmasa göz kısa sürede büyük bir tahribata uğrar ve görme işlevini yitirir. Yine aynı şekilde tüm organeller var olsa ama gözyaşı üretimi dursa göz, birkaç saat içinde kurur, yapışır ve kör olur.
Doğal seleksiyon ve mutasyon mekanizmalarının, gözün onlarca farklı organelini, bu organeller son aşamaya kadar hiçbir “avantaj” sağlamazken oluşturmaları elbette imkânsızdır. Gözün son derece karmaşık olan yapısından haberdar olan Charles Darwin bunu şöyle dile getirmiştir:
“Farklı mesafelere odaklanabilme, farklı miktarda ışık alma, farklı şekil ve renk tonlarını düzeltme kabiliyeti olan o eşsiz düzeneğini dikkate aldığınızda gözün doğal seleksiyonla oluşmuş olabileceğini düşünmek, itiraf etmeliyim ki, tamamen imkânsız görünmektedir.” (Charles Darwin, The Origin of Species, s. 160)
Gelin evrimcilerin tezlerine göre gözün ortaya çıkışı için neler olması gerektiğine bir bakalım. Oldukça kısaltılarak sadeleştirilmiş bu senaryo bile ne kadar gerçek dışı bir iddia ile karşı karşıya olduğumuzu göstermeye yetecektir:
Göz küresinin çeşitli katmanla; lifli kapak, göz akı… Işığa duyarlı retina tabakası ile birlikte bir düzen içinde oluşturulmalı,
Koni biçiminde özel nöronlar, iki kutuplu nöronlar ve uzun nöronlardan oluşan retina tabakası göz sinirine uygun bir şekilde bağlanmalı,
Bu göz siniri de yine uygun bir şekilde beyindeki görme merkezine bağlanmalı,
Bu görme merkezi de yine uygun şekilde beynin merkezindeki beyin sapına ve omurgaya bağlanmalı ki, duyu hissi ve hayat kurtaran refleks kabiliyeti oluşabilsin,
Burada sanırız beynin ve buradaki görme merkezinin gözden gelen sinyalleri doğru yorumlayacak bir kapasitede ve özellikte olması gerektiğini de hatırlatalım,
DNA’da gerçekleşen rasgele yeni düzenlemeler aynı zamanda göz merceğini, cam gibi ve sulu bir yapıyı, saydamlığı, renkleri, kirpiksi yapıyı asıcı kas bağlarını, bezeleri, buruna açılan kanalları, gözün hareketi için gerekli düz ve eğri kasları, oluşturmalı.
Gözü yıkayacak, yağlayacak, hatta dezenfekte edecek çok sayıda kimyasalın karışımından oluşan göz yaşını da unutmayalım,
Göz korumak için gerekli kapakla, kaşlar ve kirpikler de uygun biçimde oluşmuş olmalı
Sonrasında göz ve onu besleyecek damarlar ile görüntüleri iletmek için gerekli sinir ağı ortaya çıkmış olmalı.
Ayrıca kafatasında tamda gözü içine oturacağı uygun büyüklüklerde oyuklar oluşmalı
Tabi damar ve sinirlerin geçişi için oyukta özel bir yer olması gerektiğini de unutmamız gerekir.
Bütün bu yeni mutasyonlu yapılar mükemmel bir şekilde tüm diğer sistemlerle bütünleştirilip dengelenmeli ve sonra da görme işi gerçekleştirilmeli.
Charles Darwin tüm bunların Evrim Teorisi ile gerçekleşmesinin imkansızlığı bildiğinden olsa gerek, 1860’da Asa Gray’e “Göz bugüne kadar bana hep soğuk bir ürperti vermiştir” diye yazmıştır.
Gözdeki basite indirgenmesi mümkün olmayan karmaşık sistem, evrimin iddia ettiği “kademe kademe gelişim” modeliyle asla açıklanamaz. Bu ise gözün eksiksiz ve kusursuz bir biçimde bir defada ortaya çıktığını göstermektedir. Yani göz, yaratılmıştır.
Bombardıman Böceğinin Savunma Silahı
Gördüğünüz bu canlının ismi “Bombardıman böceği”. Dünyanın en ilginç silahlarından birine sahip.Böcek, düşman saldırısına uğradığı anda, vücudunun alt tarafında birbirinden ayrı iki bölmede depolanan iki kimyasal maddeyi (hidrojen peroksit ve hidrokinon) ‘yakma odası’ olarak adlandırılan özel bir bölmede birleştirir.
Aynı anda bu ‘yakma odası’nın duvarlarından salgılanan özel bir katalizör (peroksidaz) maddenin hızlandırıcı etkisiyle, karışım 100oC’lik korkunç bir kimyasal silaha dönüştürür.
Bombardıman böceği gezinirken karıncalarla karşılaşıyor. Karıncalar hemen saldırıya girişince, böcekteki muhteşem kimyasal tesis hemen çalışmaya başlıyor. Artık silah hazır.
Ve ateş!…
Basınçla fışkırtılan kimyasal maddeyle haşlanan karıncalar ya paniğe kapılarak kaçar ya da oracıkta ölür.
Bu noktada sormamız gereken sorular şunlardır:
1- Böcek bu iki maddenin birleştiğinde kimyasal bir silah haline geleceğini nereden bildi?
2- Bu maddelerin kimyasal formülünü nasıl oluşturdu?
3- Bunları kendi vücudunun salgılamasını nasıl sağladı?
4- Bunların ayrı ayrı odacıklarda bulunması gerektiğini nasıl anladı?
Hiç kuşku yoktur ki bu sistemin varlığı ve işleyişi böceğe mal edilemeyecek kadar güçtür.
Böylesi bir sistem ancak uzmanlar tarafından laboratuvarlarda gerçekleştirilebilirken, bombardıman böceğinin 2 cm’lik bedeninde bu sistem nasıl var olmuştur?
Bu sistemin evrim geçirerek ortaya çıkmayacağı büyük bir gerçek: Çünkü sistemin işlemesi için bütün parçalarının bir anda ve eksiksiz bir biçimde var olması gerekir. Bu ise, evrim teorisinin iddia ettiği “kademeli evrim” mantığını kesin bir biçimde çökertir. Bu kompleks kimyasal sistemin birbirini izleyen tesadüfi değişimler sonucunda oluşması ve gelecek nesillere aktarılması mümkün değildir. Eğer sistemin tek bir parçasında bir eksiklik, hatta bir “arıza” olsa bu, böceğin savunmasız kalarak ölmesi ile sonuçlanacaktır. O halde tek açıklama, böceğin vücudundaki söz konusu kimyasal silahın, tüm parçalarıyla bir anda ve eksiksiz biçimde var olduğudur.
Gerçek ortadadır: Allah, bu küçük hayvanda kusursuz yaratışının delillerinden birini göstermektedir. Kuran’da Allah’ın yaratışı şöyle bildirilir:
“O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.” (Haşr Suresi, 24)
Kusursuz Bir Yaratılış Örneği: Arum Zambağı
Son olarak da bitkiler dünyasından bir yaratılış örneğine bakalım:
Arum zambağı büyüleyici bir güzelliğe sahiptir. Ancak bu güzellik, böcekler için hazırlanmış mükemmel bir tuzağı da içinde barındırır. Tuzağın amacı sanılanın aksine beslenmek değil neslini devam ettirebilmektir.
Zambak çiçeği, spadiks adı verilen çubuk biçiminde bir başağa sahiptir. Başağın etrafı spata olarak adlandırılan beyaz bir yaprak tarafından çevrilidir. Bitkinin çiçeklenen bölümü, beyaz yapraksı yapının içinde başağın dip tarafında yer alır. Burası dışarıdan görülmez. Çiçeklenmenin gerçekleştiği yer dikkatle incelenecek olursa dört bölümle karşılaşılır. Bu bölümleri aşağıdan yukarı olmak üzere şöyle sıralayabiliriz:
1. Dişi çiçekler
2. Dikenli kısır çiçekler
3. Erkek çiçekler
4. Dikenler
Tozaklanarak üremeye hazır hale gelince, bitkinin metabolizması hızlanmaya başlar ve bitkinin bünyesinde daha önceden üretilmiş olan özel bir asit (glutanamik asit) parçalanır. Bu parçalanma sonucu başağın dışta kalan bölümü ısınır ve keskin kokulu amonyak (NH3) gazı yaymaya başlar.
Bitkilerin büyük bir çoğunluğunda kimyasal tepkimelerden ortaya çıkan ısı dışarıya verilmez. Vücut içerisinde farklı kimyasal tepkimeler için kullanılır. Bu konudaki istisnalardan biri arum zambağıdır.
Arum zambağındaki yukarıda bahsi geçen ısınma kimyasal tepkimesi yıl içinde tek bir günde, üstelik o belirli günün sadece gündüzün aydınlık olduğu saatlerde gerçekleşir. Başağın ucundan yayılan ısı ve gaz birçok böcek için cezp edici özelliktedir. Bu nedenle tepkime sonunda birbiri ardına farklı türlerde böcekler çiçeğe çekilir.
Başağın yüzeyi yağlıdır. Bu nedenle başağa gelen böcekler kayarak aşağı başağın dibine düşerler. Burada dişi çiçeklerin üzerinde salgılanan şekerli sıvı ile karşılaşır ve onunla beslenirler. Gece olunca erkek çiçekler açılır ve böcekler adeta bir polen yağmuruna tutulurlar. Sabah olunca da başağın üzerindeki dikenler bükülerek böceklerin dışarı çıkmasının sağlayan bir merdiven işlevi görürler. Merdivenden tırmanan böcekler, özgürlüklerine kavuşur kavuşmaz dölleyici polen yükleriyle birlikte başka bir zambağa giderler.
Arum zambağı bir fizik ya da kimya mühendisi değildir. Endüstri ürünleri tasarımcısı da değildir. Ama yine bu üç meslek grubunun birikimiyle oluşturulabilecek bir mekanizmaya sahiptir. Bu mekanizmanın her noktası inceden inceye planlanmıştır. Mekanizmayı oluşturan parçalardaki bir eksiklik ya da sıralamadaki en küçük bir hata Arumun bir daha üreyememesi ve neslinin sona ermesi ile sonuçlanacaktır.
Arumun tuzağı aşama aşama incelenecek olursa bu tuzağın ne kadar mükemmel bir tasarım ürünü olduğu daha iyi anlaşılacaktır:
1. Glutanamik asidin üretilmesi.
2. Bu asidi parçalayacak olan Dinitro Fenol adlı kimyasalın üretilmesi. Bu iki basamağın gerçekleştirilebilmesi için, amaca uygun sayıda atomun, uygun sırada dizilmesi
3. Glutanamik asit yoluyla bütün bitkiler ısı çekerken Arumun ısı salmasının sağlanması gerekir.
4. Isı salmanın zamanlamasının doğru olması, ısı salma zamanını belirleyen bir sistemin var olması. Bu aşamada zamanlama çok önemlidir. Örneğin dikenlerin merdiven şeklini almasından sonra ısı salmanın hiçbir anlamı olmayacaktır.
5. Böceklerin döllenmenin gerçekleşeceği yere gelmesi için başağın üzerinde kaygan nitelikte bir sıvının üretilmesi. Bu salgıdaki bir hata sıvıdaki kayganlık özelliğinin yitirilmesine hatta yapışkan olmasına yol açabilir ki bu da zambağın sonu demektir.
6. Böcekleri başağın dibine çekerek orada tutmaya yarayan şekerli sıvının üretilmesi.
7. Böcekler buraya geldikten sonra (daha önce değil) polen yağmurunun başlaması.
8. Tam zamanı geldiğinde dikenlerin bükülerek merdiven formunu alması ve böceklerin çıkışına izin vermeleri.
Dikenler bu formu oluşturamazlarsa böcekler dipte hapis kalacaklar ve polenleri diğer zambaklara ulaştıramayacaklardır.
Arumun tuzağını mühendislerin ya da bilim adamlarının bir araya gelerek tasarladığını iddia etmek şüphesiz akıl karı değildir. Peki ya tüm bunların birbiri ardına gerçekleşen tesadüflerle oluştuğunu söylemek? Şüphesiz böyle bir iddianın ilkinden daha tutarsız olacağı çok açıktır. Aklıselim her insan kabul eder ki, bir yerde işleyen mükemmel bir düzen varsa, bu düzen mutlaka biri tarafından önceden hazırlanmış olmalıdır. Planlayan, tasarlayan ve uygulayan olmadan düzen olmaz. Şüphesiz Arumdaki bu mükemmel tasarımın sahibi de yerle gök arasındaki tüm canlıları yaratan ve tüm işleri düzenleyen Allah’tır.
Yaratılış Gerçeği
Buraya kadar evrim teorisinin neden canlılardaki kusursuz tasarımı açıklayamadığını delilleriyle birlikte gördük. Bu saydıklarımız Yüce Rabbimizin yaratma sanatının sadece birkaç örneğiydi elbette…
Bu örneklerden bahsederken vurgulamak istediğimiz; canlılığın kendi kendine rastgele gelişen olaylarla ortaya çıkamayacak kadar kompleks ve kusursuzdur… Yani yaratılış gerçeğine karşı ortaya atılan ve cansız maddelerin tesadüfler sonucu evrimleşerek canlı hale geldiğini iddia ettiğini öne süren evrim teorisi baştan sona sahte bir iddiadır.
Bu gerçek göstermektedir ki, canlıları, evreni yerde ve gökte olan her şeyi tüm benzersiz özellikleriyle Allah yaratmaktadır. Allah Kuran’da bize bu üstün vasfını şöyle bildirmiştir:
“O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip yayıverdi. Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her güzel olan çiftten bir bitki bitirdik.” (Lokman Suresi, 10)