13 Haziran 2012 Çarşamba

Sanat ve Estetik Duygusu Nasıl Ortaya Çıktı?

İnsan ruhuna özgü mucizevî bir özellik olan sanat ve estetik duygusu, yıllardır Darwinist bilim adamları tarafından göz ardı edilmeye çalışılan konuların başında gelmektedir. Bunun nedeni ise açıktır:
Evrendeki olağanüstü düzenin ve canlılardaki kompleks sistemlerin sözde kör tesadüfler ve hayali mekanizmalar sonucunda meydana geldiğini iddia eden Darwinistler, ilk insan topluluklarından itibaren var olan sanat ve estetik bilincinin kaynağını açıklayamamaktadırlar. Geçmişten günümüze kalan izler, insanların, tarihin her döneminde kültürleriyle ve sosyal yaşamlarıyla medeni bir hayat sürdüklerini göstermektedir.
Arkeolojik kazılarda bulunan aletler, dikiş iğneleri, flüt kalıntıları, süs eşyaları, dekorasyon malzemeleri, geçmiş insanların kültürel olarak gelişmiş bir yaşam sürdüklerinin ve yeryüzünde yaşamış çeşitli insan topluluklarının sanata ilgi duyduğunun göstergelerindendir. Günümüze kadar ulaşan duvar resimlerinden geçmişte yaşamış insanların, neredeyse bugünkü sanatçılar kadar başarılı ürünler ortaya çıkardıkları anlaşılmaktadır. İnsanda var olan bu özelliği, evrim ile açıklamak mümkün değildir, çünkü insandan başka hiçbir canlıda estetik ve sanat yeteneği veya kaygısı bulunmaz. Bu özellik, insanla birlikte ve hiçbir evrimsel kökeni olmadan, kompleks yapısıyla beraber aniden ortaya çıkmıştır.
Evrimciler İnsandaki Sanat ve Estetik Duygusunu Neden Açıklayamıyor?
Sanatsal faaliyet o kadar kompleks süreçlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkar ki bunu insanın “hayali evrimi”yle açıklamak mümkün değildir. 20. yüzyılın ünlü evrimci bilim adamlarından Stephen Jay Gould, müzik konusundaki gizemli ve evrim açısından açıklanamaz durumu şöyle vurgulamaktadır:
“… Müziğin ya da dinin, sosyal bir grubu bir araya getirdiğini kabul ediyorlar. İnsan psikolojisinin bu, müzikten hoşlanma sayesinde bir araya gelme yönü, en baştan başlayacak olursak neden müzik, din ve sanat var sorusu kadar, bulmacanın ötesinde bir durumdur. Eğer faydalı bir etkisi varsa bulmaca daha da zorlaşmış olur, neden var oldukları ve neden faydalı etkileri olduğu gibi. Bir seri armonik bağlantıdan oluşan gürültünün neden insanların dostlarıyla bir arada olmayı istemelerine yol açtığı, bir kişinin neden kendi zevki için bir plak takıp dinlediği gibi aynı gizemin bir parçasıdır. Armonik gürültülerin doğrudan fiziksel etkileri arasında grup içinde bir araya gelmek yoktur, bu yüzden böyle bir etkiyi, müziğin evrimine bir açıklama olarak sunamayız.” (Stephen Jay Gould, The evolutionist, June 2, 1998)
Gould’un üzerinde durduğu müzik konusu evrimciler için başlı başına bir sorun teşkil etmektedir. Eğer müziğin bize maddi bir yararı yoksa, evrimcilere göre, doğal seleksiyonda neden o özellik başarılı olmuştur? Bilindiği gibi, evrim teorisi, yeryüzündeki tüm canlıların cansız atomlardan var olduklarını ve bazı hayali mekanizmalarla evrimleştiklerini öne sürer. Bu hayali mekanizmalardan biri olan doğal seleksiyon, şartlara ve ortama uyum sağlayabilen canlıların seçilerek hayatta kalması, bu nedenle bu uyuma neden olabilecek, sadece yarar sağlayabilecek özelliklerin seçilmesi temeline dayalıdır. Ancak müziğin hayatta kalmak, koşullara adapte olmak anlamında hiçbir maddi yararı bulunmamaktadır.
Tarihsel ve Evrensel Bir Dil: Müzik
Yapılan araştırmalarda, yaşamış bütün insan topluluklarının müzikle ilgilendiği ortaya çıkmıştır. Evrimcilerin büyük bir kısmı, müziğin, dil gibi içgüdüsel, sadece insana ait, evrimsel delilleri olmayan bir özellik olduğunu kabul etmişlerdir. Scientific American dergisinde yayınlanan bir makalede bu konuda şu yorumlar yapılmaktadır:
“Bizi bir anda neşelendirebilir, melodiyi ilk duyduğumuz anı hatırlatabilir veya bizi uyutan bir ninni olabilir. Müzik, insan türü üzerindeki gücü açısından eşsizdir. Belki de bu yüzden yeryüzündeki hiçbir insan kültürü onsuz yaşamadı… Bir an için Fransa ve Slovenya’da yakın zamanlarda yapılan keşifleri, Neanderthal kuzenlerimiz tarafından yapılmış, hayret verici derecede gelişmiş, tatlı nameli flütleri düşünün. Bu hayvan kemiklerinden oyulmuş enstrümanların bazıları neredeyse 53.000 yaşında…” (Exploring the Musical Brain, Scientific American, 22 ocak 2001)
Neanderthallerin yaşadıkları bölgelerde yapılan kazılarda bulunan müzik enstrümanları, sanatsal resimler veya mezarlar, şimdiye kadar evrimci bilim adamları tarafından sözde ilkel canlılarmış gibi öne sürülen eski insanların da günümüz insanlarından farksız olarak estetik, sanat, ahlak gibi kavramlara sahip olduklarını göstermektedir. Evrimle açıklanması imkansız olan bu durum, Discover adlı dergide yayınlanan bir makalede şu şekilde yorumlanır:
” Neden müzik dünyadaki bütün ülkelere ve bütün halklara yayılmıştır? Neden müzik orduları harekete geçirmek, ölüleri gömmek için kullanılmıştır? … Elinde, olası bütün kültürlerde ve bütün tarihsel dönemlerde olan bir şey varsa, kendi kendine sormalısın: Neden? Eğer bu bir tesadüfse, neden bu tesadüf her yerde ortaya çıktı?… Müziğin kökü evrimde olmasa da onun etkili gücündeki, insan ruhunu iyileştiren ve canlandıran bir şeyler, onu diğer sanatlardan farklı bir yere koymaktadır… Ve işte Pinker bile, şunu kabul etmeye istekli gözüküyor: Sanırım müzik halen bir sırdır ve onu anladığımızı düşünerek kendimizi kandırmamalıyız. Bence o gerçekten de çözülmemiş, hakkında bilimsel açıdan doğru noktaya parmak basılmamış, gelişigüzel açıklamaları kabul etmemek için fazlaca nedenimiz olan, gerçek bir problemdir.”(DISCOVER Vol. 22 No. 8, August 2001, The Genetic Mystery of Music, Josie Glausiusz )
Bu makalede araştırmacıların söylediklerini şöyle özetlemek mümkün: “Müzik insan ruhuna has mucizevi bir olaydır. Bütün insan topluluklarında aniden ortaya çıkmıştır. Bu olguyu doğal seleksiyon hikayeleriyle çözmeye çalışan Darwin, başarısız olmuştur. Biz evrimciler olarak şu an bu olayı çözemiyoruz ve evrimsel olarak çözmemiz pek mümkün değildir. Bu yüzden gelişigüzel yapılan hayali açıklamaların hiçbir değeri yoktur.”
Evrimciler Müzik ve Sanat Bilincinin Kaynağını Açıklayamaz
Müzik bilincinin nereden kaynaklandığı sorusu araştırmacıları düşündüren soruların başında gelir. Müziğin kaynağını ve bağlantılarını beynin içinde arayan evrimci biyologlar hiçbir sonuca ulaşamamıştır. Bu konunun önde gelen uzmanlarından olan Mark Tramo, araştırmalarını Science dergisindeki makalesinde şu şekilde açıklamaktadır:
“Hepimiz, müzik teorisini anlamasak veya müzik notalarını okuyamasak da, müzikteki duygu ve anlamı kavrayacak bir kapasiteyle doğuyoruz. İnsan beyni hiçbir bilinçli çaba göstermeden akustik enerjinin spektrum ve zaman unsurlarını müziğin temel algı unsurlarına dönüştürebilir: melodi, armoni ve ritim. Müzik dil gibi, iletişimin belirli sayıdaki sesi, sonsuz sayıda bir araya getiren kurallardan oluşmuş, akustik temelli bir formudur… Müzik yeteneğinin hayatta ne kadar erken ortaya çıktığının ispatlanabilmesi hayret vericidir. 4. aydan itibaren, bebekler, kulak tırmalayıcı müzik perdeleri yerine, ahenkli müzik perdelerini tercih etmektedirler… Beyinde bir müzik merkezi ya da sadece müzik idrakı sırasında çalışan belirlenmiş beyin yapıları da yoktur.” (Mark Jude Tramo, science, Volume 291, Number 5501, Issue of 5 Jan 2001, pp. 54-56)

Sanat ve Estetik Duygusunun Kaynağı İnsan Ruhudur

Materyalistlerin ne kadar ararlarsa arasınlar bir türlü maddesel kaynak bulamadıkları sanat ve estetik gibi özelikler, insan ruhunun vasıflarıdır. Resim, müzik gibi sanatın her dalına duyulan ilginin yanı sıra, insan ruhu; Yüce Allah tarafından temizlik, düzen, uyum, ahenk, simetri gibi olgulardan da zevk alacak şekilde yaratılmıştır. Bunun tam tersi özellikler ise insan ruhunu olumsuz yönde etkiler. Çirkinlik, kirlilik, düzensizlik insan ruhunda rahatsızlıkların ortaya çıkmasına yol açar. İnsan ruhunun bu eşsiz özellikleri, onunla bir uyum içinde yaratılmış olan doğada ve evrende de karşılığını bulur.
Ruhun güzelliğe ve mükemmelliğe düşkün, ideal bir ortam için yaratılmış olan bu özel yapısı, insanın bütün canlılardan üstün bir seviyede olduğunu göstermektedir. Evrimcilerin bu eşsiz özellikler karşısında söyleyecekleri hiçbir şey yoktur. Sözü edilen yapılar, maddi boyutta açıklanamamaktadır. Bu yüzden, ruhun özelliklerini beyin fonksiyonlarına bağlamaya çalışan bütün çabalar başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu durum karşısında evrimciler, devam eden cılız çalışmaları teşvik etmek için sadece “ileride bir gün bu konuyu açıklayacağız” avuntusuna başvurmaktadırlar. Konuyu araştıran evrimci bilim adamı Christopher Tyler, Science dergisinde yayınlanan makalesinde bu sonuçsuz çabayı, evrimsel hayal ve beklenti çerçevesinde şöyle yorumlamaktadır:
“Sanatsal estetiğin sahip olduğu kompleks yapıyı beyinde bir yere bağlamak, beyin konusunda araştırma yapan bilim adamlarının nihai umudu olmalı…”(Christopher W. Tyler: Is Art Lawful?, science, Volume 285, Issue of 30 Jul 1999, pp. 673-674.)
Evrimcilerin iddiaları içi boş hayallerin ötesine gidememektedir. Tek mutlak gerçek şudur ki; gökleri, yeri ve bu ikisi arasındaki her şeyi Allah yaratmıştır. İnsanı en güzel surette yaratan ve ona ruh üfleyen; ruhunu sanat ve estetikten, güzellikten zevk alacak şekilde yaratan alemlerin Rabbi olan Allah’tır.

Geçmişin Sanatsal İzleri Evrimi Yalanlıyor

Geçmiş medeniyetlere dair buluntular, evrim teorisinin “ilkelden medeniyete doğru ilerleme” iddialarını geçersiz kılmaktadır. Tarihin akışını incelediğimizde karşımıza çıkan gerçek, insanın her zaman günümüz insanıyla aynı zeka seviyesine ve sanat ve estetik duygusuna sahip olduğudur. Yüz binlerce yıl önce yaşamış insanların ürettikleri eserler ve geride bıraktıkları izler, evrimci iddialardan bambaşka manalar taşır. Bu izleri incelediğimizde görürüz ki, geçmişte yaşamış insanlar da, zekalarıyla, yetenekleriyle yaşadıkları her çağda yeni keşifler yapmışlar, ihtiyaçlarını karşılamış ve kendi uygarlıklarını inşa etmişlerdir.

DOĞADAKİ SANAT


Doğada Allah’ın Yaratma Sanatı
Doğaya baktığımızda, canlı bedenlerinde hiç bir teknoloji ile kıyaslanamayacak kadar üstün tasarımlar bulunduğunu görürüz. Bu, Allah’ın kusursuz yaratışıdır. Bugün sizlerle Yüce Allah’ın üstün yaratma sanatından bazı örnekleri inceleyeceğiz, ancak konumuza geçmeden önce bir tasarımın ortaya çıkma sürecini öğrenelim:
Bir Tasarım Yapmak
İlk sırada, tasarlanacak materyalin kullanım amacı ve işlevinin belirlendiği bir ön çalışma yer alır. (bence bu bilgiye gerek yok ama siz bilirsiniz)Bundan sonra tasarımcının elinin altında bulunan, boş bir kağıt ve kalemden başka bir şey değildir. Burada yapılan eskiz çizimleri ile tasarımın ana hatları belirlenir.
Daha sonra tasarımın birebir boyutlarda üç boyutlu maketi hazırlanır.
Bu arada oluşturulan heykel model üzerinde bazı deney ve testler yapılır. Sıra bilgisayarda üç boyutlu modelleme yapmaya gelir. Ve son olarak tasarım kullanıma sunulur…
Bütün bu işlemler burada anlattığımız kadar kısa sürmez, bu çalışma senelerce bile sürebilir. Görüldüğü gibi bir ürün tasarlamak, ilk adımdan üretim aşamasına kadar oldukça zahmetli bir süreçtir. Tabi bu arada bazen tasarımda hatalar olabildiğini ve ürün üzerinde defalarca düzeltmeler yapıldığını da unutmamak gerek.

Tasarım Nedir?

Size bir soru sorarak başlamak istiyorum; Çevremize şöyle bir göz attığınızda gördüğümüz, gözünüze çarpan cisimlerden hangilerinin tasarım, hangilerinin tasarım olmadığını nasıl ayırt edersiniz?
Bir şeyi tasarım olarak nitelendirebilmek için;
• Az ya da çok sayıda parçasının olması,
• Parçaların bir amaca yönelik olarak bir araya gelmesi,
• Ve küçük de olsa herhangi bir parçanın eksikliğinde görevini yerine getirememesi gerekir.
Tüm bu seçenekler bir arada ise ortada bir tasarım olduğundan söz edebiliriz.
Örneğin bir saati bu üç şartı da yerine getirdiği için bir tasarım olarak nitelendirebiliriz. Bir saatte başta dişliler olmak üzere pek çok parça, zamanı ölçmek amacıyla bir araya getirilmiştir. Bir dişli ya da mil eksik olduğunda zamanı ölçemezsiniz.
Peki ya söz konusu bir canlı ise…
Örneğin vücudumuzu ele alalım… Tasarımın tanımını az önce yapmıştık. O halde biz vücudumuz için de bir tasarım hatta tasarım harikası diyebiliriz. Çünkü tüm sistemlerimiz, organlarımız, hücrelerimiz hatta hücrelerimizdeki enzimler, proteinler aynı amaca hizmet ederler. Eğer bu sistemleri oluşturan parçalardan herhangi birinde bir eksiklik olursa işlevlerini yerine getiremezler.

Tasarım Yani “Yaratılış”:

Bu noktada önemli bir hatırlatma yapmak istiyorum;  izlediğiniz bu programda Allah’ın yaratmasındaki mükemmelliği vurgulamak için “tasarım” kelimesini kullanacağız. Allah’ın tüm evrende kusursuz bir tasarım yaratmış olması, Rabbimiz’in önce plan yaptığı daha sonra yarattığı anlamına gelmez. Elbette ki,  göklerin ve yerin Rabbi olan Allah’ın yaratmak için herhangi bir ‘tasarım’ yapmaya ihtiyacı yoktur. Allah’ın tasarlaması ve yaratması aynı anda olur. Allah bu tür eksikliklerden münezzehtir. Allah’ın, bir şeyin ya da bir işin olmasını dilediğinde, onun olması için yalnızca “Ol!” demesi yeterlidir.
“O yücedir. Bir işin olmasına karar verirse, ancak ona: “Ol” der, o da hemen oluverir.” (Meryem Suresi, 35)
Evrim Teorisi Yaratılış Gerçeğine Karşı Ortaya Atılan Sahte Bir İddiadır
19. yüzyılda Charles Darwin’in Türlerin Kökeni adlı kitabıyla ortaya attığı bu teori, canlıların gerçekte bir tesadüfler zinciri içinde oluştuklarını ve birbirlerinden farklılaştıklarını öne sürer.
Bu senaryo 140 yıldır çok bilimsel ve ikna edici bir teori edasıyla anlatılır: Darwin’in ortaya attığı bu asılsız teoriye göre cansız maddeler kendi kendilerini rastgele gelişen bazı olaylarla organize etmiş ve bunun sonucunda ilk hücre tesadüfen var olmuştur. Darwinizm’e göre yeryüzündeki canlıların tümü, bu ilk hücrenin tesadüfler sonucunda evrimleşmesiyle meydana gelmiştir. Teorinin temel mantığına göre, canlılar küçük ve tesadüfî bazı değişikliklere uğramaktadır. Bu tesadüfî değişiklikler eğer bir canlıya yarar sağlarsa, bu canlı diğerlerine göre avantaj sağlayacak, onun nesli de aynı avantajı sürdürecektir. Böylece yeni bir tür ortaya çıkacaktır.
Ancak Darwin’in teorisini büyüteç altına aldığımızda,  ve canlılardaki tasarım örnekleri ile kıyasladığımızda ortaya çok farklı bir tablo çıkar: Darwinizm’in canlılığa getirdiği açıklama, kendi içinde çelişkili bir kısır döngüden başka bir şey değildir. Darwin, bu iddialarıyla aslında bilim tarihindeki en büyük yanılgının mimarıdır. Hiçbir somut bilimsel bulguya dayanmayan teorisi, kendisinin de kabul ettiği gibi sadece bir “mantık yürütme”dir.
Şimdi gelin hep birlikte bu sözde bilimsel teoriyi inceleyelim ve bu teorinin savunucularının yıllardır insanları nasıl bilim adı altında kandırdıklarına bir bakalım:
Evrim Teorisindeki Hayali Mekanizmalar
Evrim teorisi, iki temel mekanizmanın canlılarda gelişime yol açtığının öne sürer: “Doğal seleksiyon” ve “mutasyon”. Teorinin temel iddiası şöyledir: “Doğal seleksiyon ve mutasyon birbirlerini tamamlayan iki mekanizmadır. Evrimsel değişikliklerin kaynağı, canlıların genetik yapısında meydana gelen rastgele mutasyonlardır. Mutasyonların sebep olduğu özellikler, doğal seleksiyon mekanizması aracılığıyla seçilir, böylece canlılar evrimleşirler.”
Bu senaryoyu biraz incelediğimizde ise, aslında ortada somut bir “evrim mekanizması” bulunmadığını görürüz. Çünkü ne doğal seleksiyon ne de mutasyonlar, türlerin evrimleştikleri ve birbirlerine dönüştükleri iddiasına en ufak bir katkıda bulunmamaktadır.
Tesadüfler Hiçbir zaman Canlı Ortaya Çıkaramaz
Darwinizm’in temelinde doğal seleksiyon kavramı yatar. Darwin’in teorisini ortaya koyduğu kitabının başlığında bile vurgulanan iddia budur: Türlerin Kökeni, Doğal Seleksiyon Yoluyla.
Doğal seleksiyon, doğada daimi bir yaşam mücadelesi olduğu ve hayatta kalanların hep “güçlü ve doğal şartlara uygun” canlılar olacağı varsayımına dayanır. Örneğin yırtıcı hayvanların tehdidi altında olan bir geyik sürüsü içinde, çoğunlukla hızlı kaçabilen geyikler hayatta kalacaktır.  Bir süre sonra ise bu geyik sürüsü, hızlı koşabilen bireylerden ibaret hale gelecektir.
Zebraların daha da hızlı koşması, bacaklarındaki kas sayısını artırmayacak ya da kanatlanıp uçmayacaklardır. Bu süreç, ne kadar uzun sürerse sürsün, geyikler bir başka canlı türüne asla dönüşmeyecektir. Zebraların genetik bilgisinde bir değişiklik olmadığı için, bir “tür değişimi” gerçekleşmeyecektir.  Zebralar ne kadar seleksiyona uğrarlarsa uğrasınlar, geyik olarak yaşamaya devam edeceklerdir.
Doğal seleksiyonla evrimleşme teorisi, somut bilimsel bulgular karşısında açmaz içindedir. Bir teorinin bilimsel değeri, gözlem ve deneyler karşısındaki başarısı ya da başarısızlığı ile ölçülür. Doğal seleksiyonla evrimleşme teorisi ise, gözlem ve deneyler karşısında kesinlikle başarısızdır.
Darwin’den bu yana, doğal seleksiyon vasıtasıyla canlıların evrimleştiğine dair tek bir bulgu ortaya konamamıştır. Ünlü bir evrimci olan İngiliz Doğa Tarihi Müzesi baş paleontoloğu Colin Patterson, bu gerçeği şöyle kabul etmektedir:
Hiç kimse doğal seleksiyon mekanizmalarıyla yeni bir tür üretememiştir. Hiç kimse böyle bir şeyin yakınına bile yaklaşamamıştır. Bugün neo-Darwinizm’in en çok tartışılan konusu da budur. (Colin Patterson, “Cladistics”, Brian Leek ile Röportaj, Peter Franz, 4 Mart 1982, BBC.)
Mutasyonlar Hiçbir Zaman Yeni Bir Canlı Ortaya Çıkaramaz
Darwin, canlıların kazandığını iddia ettiği yeni özelliklerin sonraki nesillere nasıl aktarıldığı konusunda bir açıklama yapmamıştı. Onu izleyen evrimciler ise bu konuda “mutasyon” kavramını ortaya atarak, bu açığı kapattıklarını zannettiler.
Oysa mutasyonlar, teorinin eksik kalan noktalarını tamamlayacağı yerde, teoriyi daha da çok çıkmaza soktu. Çünkü mutasyonlar, canlıların genlerinde oluşan tesadüfî kopmalar ve yer değiştirmelerdir. Ve en önemlisi de; bugüne kadar hiçbir canlının genetik bilgisini geliştiren bir mutasyon gözlenmemiştir.  Bilinen mutasyon örneklerinin hemen hepsi canlıları sakat ya da hasta bırakır, az bir kısmı ise etkisizdir. Dolayısıyla canlıların mutasyon yoluyla gelişebileceklerini düşünmek, bir insan topluluğuna rastgele ateş açarak, eskisinden daha sağlıklı, daha gelişmiş bireyler elde etmeyi ummak gibidir. Kısacası saçmadır.
Pierre Paul Grassé mutasyonların canlılar üzerindeki etkisini “Ne kadar çok sayıda olursa olsun mutasyonlar hiçbir zaman evrime neden olmaz.”   diyerek açıklamıştır.
Darwin Kendi Teorisinin Yıkılışını Öngörmüştür
Darwin’in ortaya attığı evrim iddiası ile ilgili duyduğu endişeyi Türlerin Kökeni isimli kitabında şöyle yazmıştır:
“Eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır. Ama ben böyle bir organ bulamadım…” (Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 189.)
Darwin, 19. yüzyılın ilkel bilim düzeyi içinde böyle bir organ bulamamış veya bulmak istememiş olabilir. Ancak 20. yüzyıl bilimi, canlılığı en ince detaylarına kadar incelemiş ve gerçekte canlı yapılarının iç içe geçmiş pek çok parçanın bir arada çalışmasıyla oluştuğunu göstermiştir. Bu parçaların birisi bile olmasa ya da kusurlu olsa hiçbir işe yaramazlar. Bu tür sistemler, “indirgenemez komplekslik” olarak tanımlanan özelliğe sahiptir. Örneğin insan gözü daha basite indirgenemez, çünkü tüm detaylarıyla birlikte var olmadığı sürece işlev görmez.
Doğadaki tasarım örneklerini incelemeye başlamadan küçük bir hatırlatma yapalım:
Hatırlarsanız makalemizn başında endüstriyel bir tasarımın nasıl yapıldığını görmüş, üretim tamamlanmış olsa dahi tasarımdaki hataların düzeltilebileceğini belirtmiştik. Ancak söz konusu bir canlı ise böyle bir şeyi yapmak asla mümkün değildir.  Sözgelimi doğada ortaya çıkan ilk aslanı bir düşünelim: Her şeyi tamam olsun ama pençelerinden yoksun olsun. Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi böyle bir aslanın doğada yaşaması ve türünü devam ettirmesi imkânsızdır. Aslan dünyaya geldiği andan itibaren  kusursuz-eksiksiz bir tasarım ile var olmalıdır yani yaratılmış olmalıdır.
İnsan Gözünün Yaratılışı
Göz…
Dünyaya açılan penceremiz. En güzel manzaraları onunla görürüz. Vücudumuzda başka hiçbir yerde olmayan şeffaf kısmı ile eşsizdir. Gerekli ayarlamaları yapar, ışığı geçirir ve kırar. Sonra onu elektrik sinyaline dönüştürüp beyine gönderir. Böylece dış dünyayı görürüz.
İnsan gözü yaklaşık 40 ayrı hassas parçanın birleşmesinden oluşan çok kompleks bir sistemdir. Bu parçalardan sadece bir tek tanesi üzerinde düşünelim. Örneğin göz merceği… Biz çoğu zaman farkında olmayız, ama cisimleri net görmemizi sağlayan şey, göz merceğinin her saniye hiç durmadan “otomatik odaklama” yapmasıdır.
Odaklama, göz merceğinin etrafındaki küçük kaslar tarafından yapılmaktadır. Her bakış değişiminde bu kaslar devreye girer ve merceğin şişkinliğini değiştirerek ışığın doğru açıda kırılmasını ve istediğiniz cismi net olarak görmenizi sağlar. Mercek bu ayarı hayatınız boyunca hiç hata yapmadan her saniye gerçekleştirmektedir.
Gözdeki 40 temel parçadan biri olan kornea, gözün en önünde yer alan saydam bir tabakadır. Işığı pencere  camı kadar kusursuz bir biçimde geçirir. Vücudun başka hiçbir yerinde benzeri olmayan bu dokunun, tam gereken yerde, yani gözün önünde bulunması, elbette bir tesadüf olamaz. Gözdeki önemli parçalardan biri de bu organımıza rengini veren iris tabakasıdır. Korneanın hemen arkasında yer alan iris, ortasındaki boşluğu genişletip daraltarak göze giren ışık miktarını ayaralar. Parlak bir ışıkta hemen daralır. Karanlıkta ise göze daha çok ışık alabilmek için genişler. Benzer bir ışık ayar sistemi kameralarda da kullanılır. Ama hiçbir kamera iris kadar başarılı değildir.
Gözün İşe Yarayabilmesi İçin Aynı Anda Tüm Bölümleriyle Birlikte Var Olması Gerekir
Bir gözün görebilmesi için ise, bu organı oluşturan yaklaşık 40 temel parçanın hepsinin de aynı anda birden ve birbiriyle uyumlu olması gerekir. Mercek bunlardan sadece biridir. Bir gözde; kornea, konjonktiva, iris, göz bebeği, retina, koroid, göz kasları, gözyaşı bezleri gibi diğer tüm parçalar olsa ve çalışsa, ama bir tek göz kapağı olmasa göz kısa sürede büyük bir tahribata uğrar ve görme işlevini yitirir. Yine aynı şekilde tüm organeller var olsa ama gözyaşı üretimi dursa göz, birkaç saat içinde kurur, yapışır ve kör olur.
Doğal seleksiyon ve mutasyon mekanizmalarının, gözün onlarca farklı organelini, bu organeller son aşamaya kadar hiçbir “avantaj” sağlamazken oluşturmaları elbette imkânsızdır. Gözün son derece karmaşık olan yapısından haberdar olan Charles Darwin bunu şöyle dile getirmiştir:
“Farklı mesafelere odaklanabilme, farklı miktarda ışık alma, farklı şekil ve renk tonlarını düzeltme kabiliyeti olan o eşsiz düzeneğini dikkate aldığınızda gözün doğal seleksiyonla oluşmuş olabileceğini düşünmek, itiraf etmeliyim ki, tamamen imkânsız görünmektedir.” (Charles Darwin, The Origin of Species, s. 160)
Gelin evrimcilerin tezlerine göre gözün ortaya çıkışı için neler olması gerektiğine bir bakalım. Oldukça kısaltılarak sadeleştirilmiş bu senaryo bile ne kadar gerçek dışı bir iddia ile karşı karşıya olduğumuzu göstermeye yetecektir:
 Göz küresinin çeşitli katmanla; lifli kapak, göz akı… Işığa duyarlı retina tabakası ile birlikte bir düzen içinde oluşturulmalı,
 Koni biçiminde özel nöronlar, iki kutuplu nöronlar ve uzun nöronlardan oluşan retina tabakası göz sinirine uygun bir şekilde bağlanmalı,
 Bu göz siniri de yine uygun bir şekilde beyindeki görme merkezine bağlanmalı,
 Bu görme merkezi de yine uygun şekilde beynin merkezindeki beyin sapına ve omurgaya bağlanmalı ki, duyu hissi ve hayat kurtaran refleks kabiliyeti oluşabilsin,
 Burada sanırız beynin ve buradaki görme merkezinin gözden gelen sinyalleri doğru yorumlayacak bir kapasitede ve özellikte olması gerektiğini de hatırlatalım,
 DNA’da gerçekleşen rasgele yeni düzenlemeler aynı zamanda göz merceğini, cam gibi ve sulu bir yapıyı, saydamlığı, renkleri, kirpiksi yapıyı asıcı kas bağlarını, bezeleri, buruna açılan kanalları, gözün hareketi için gerekli düz ve eğri kasları, oluşturmalı.
 Gözü yıkayacak, yağlayacak, hatta dezenfekte edecek çok sayıda kimyasalın karışımından oluşan göz yaşını da unutmayalım,
 Göz korumak için gerekli kapakla, kaşlar ve kirpikler de uygun biçimde oluşmuş olmalı
 Sonrasında göz ve onu besleyecek damarlar ile görüntüleri iletmek için gerekli sinir ağı ortaya çıkmış olmalı.
 Ayrıca kafatasında tamda gözü içine oturacağı uygun büyüklüklerde oyuklar oluşmalı
 Tabi damar ve sinirlerin geçişi için oyukta özel bir yer olması gerektiğini de unutmamız gerekir.
 Bütün bu yeni mutasyonlu yapılar mükemmel bir şekilde tüm diğer sistemlerle bütünleştirilip dengelenmeli ve sonra da görme işi gerçekleştirilmeli.
Charles Darwin tüm bunların Evrim Teorisi ile gerçekleşmesinin imkansızlığı bildiğinden olsa gerek,  1860’da Asa Gray’e “Göz bugüne kadar bana hep soğuk bir ürperti vermiştir”   diye yazmıştır.
Gözdeki basite indirgenmesi mümkün olmayan karmaşık sistem, evrimin iddia ettiği “kademe kademe gelişim” modeliyle asla açıklanamaz. Bu ise gözün eksiksiz ve kusursuz bir biçimde bir defada ortaya çıktığını göstermektedir. Yani göz, yaratılmıştır.
Bombardıman Böceğinin Savunma Silahı
Gördüğünüz bu canlının ismi “Bombardıman böceği”. Dünyanın en ilginç silahlarından birine sahip.Böcek, düşman saldırısına uğradığı anda, vücudunun alt tarafında birbirinden ayrı iki bölmede depolanan iki kimyasal maddeyi (hidrojen peroksit ve hidrokinon) ‘yakma odası’ olarak adlandırılan özel bir bölmede birleştirir.
Aynı anda bu ‘yakma odası’nın duvarlarından salgılanan özel bir katalizör (peroksidaz) maddenin hızlandırıcı etkisiyle, karışım 100oC’lik korkunç bir kimyasal silaha dönüştürür.
Bombardıman böceği gezinirken karıncalarla karşılaşıyor. Karıncalar hemen saldırıya girişince, böcekteki muhteşem kimyasal tesis hemen çalışmaya başlıyor. Artık silah hazır.
Ve ateş!…
Basınçla fışkırtılan kimyasal maddeyle haşlanan karıncalar ya paniğe kapılarak kaçar ya da oracıkta ölür.
Bu noktada sormamız gereken sorular şunlardır:
1- Böcek bu iki maddenin birleştiğinde kimyasal bir silah haline geleceğini nereden bildi?
2- Bu maddelerin kimyasal formülünü nasıl oluşturdu?
3- Bunları kendi vücudunun salgılamasını nasıl sağladı?
4- Bunların ayrı ayrı odacıklarda bulunması gerektiğini nasıl anladı?
Hiç kuşku yoktur ki bu sistemin varlığı ve işleyişi böceğe mal edilemeyecek kadar güçtür.
Böylesi bir sistem ancak uzmanlar tarafından laboratuvarlarda gerçekleştirilebilirken, bombardıman böceğinin 2 cm’lik bedeninde bu sistem nasıl var olmuştur?
Bu sistemin evrim geçirerek ortaya çıkmayacağı büyük bir gerçek: Çünkü sistemin işlemesi için bütün parçalarının bir anda ve eksiksiz bir biçimde var olması gerekir. Bu ise, evrim teorisinin iddia ettiği “kademeli evrim” mantığını kesin bir biçimde çökertir. Bu kompleks kimyasal sistemin birbirini izleyen tesadüfi değişimler sonucunda oluşması ve gelecek nesillere aktarılması mümkün değildir. Eğer sistemin tek bir parçasında bir eksiklik, hatta bir “arıza” olsa bu, böceğin savunmasız kalarak ölmesi ile sonuçlanacaktır. O halde tek açıklama, böceğin vücudundaki söz konusu kimyasal silahın, tüm parçalarıyla bir anda ve eksiksiz biçimde var olduğudur.
Gerçek ortadadır: Allah, bu küçük hayvanda kusursuz yaratışının delillerinden birini göstermektedir. Kuran’da Allah’ın yaratışı şöyle bildirilir:
“O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.” (Haşr Suresi, 24)
Kusursuz Bir Yaratılış Örneği: Arum Zambağı
Son olarak da bitkiler dünyasından bir yaratılış örneğine bakalım:
Arum zambağı büyüleyici bir güzelliğe sahiptir. Ancak bu güzellik, böcekler için hazırlanmış mükemmel bir tuzağı da içinde barındırır. Tuzağın amacı sanılanın aksine beslenmek değil neslini devam ettirebilmektir.
Zambak çiçeği, spadiks adı verilen çubuk biçiminde bir başağa sahiptir. Başağın etrafı spata olarak adlandırılan beyaz bir yaprak tarafından çevrilidir. Bitkinin çiçeklenen bölümü, beyaz yapraksı yapının içinde başağın dip tarafında yer alır. Burası dışarıdan görülmez. Çiçeklenmenin gerçekleştiği yer dikkatle incelenecek olursa dört bölümle karşılaşılır. Bu bölümleri aşağıdan yukarı olmak üzere şöyle sıralayabiliriz:
1. Dişi çiçekler
2. Dikenli kısır çiçekler
3. Erkek çiçekler
4. Dikenler
Tozaklanarak üremeye hazır hale gelince, bitkinin metabolizması hızlanmaya başlar ve bitkinin bünyesinde daha önceden üretilmiş olan özel bir asit (glutanamik asit) parçalanır. Bu parçalanma sonucu başağın dışta kalan bölümü ısınır ve keskin kokulu amonyak (NH3) gazı yaymaya başlar.
Bitkilerin büyük bir çoğunluğunda kimyasal tepkimelerden ortaya çıkan ısı dışarıya verilmez. Vücut içerisinde farklı kimyasal tepkimeler için kullanılır. Bu konudaki istisnalardan biri arum zambağıdır.
Arum zambağındaki yukarıda bahsi geçen ısınma kimyasal tepkimesi yıl içinde tek bir günde, üstelik o belirli günün sadece gündüzün aydınlık olduğu saatlerde gerçekleşir. Başağın ucundan yayılan ısı ve gaz birçok böcek için cezp edici özelliktedir. Bu nedenle tepkime sonunda birbiri ardına farklı türlerde böcekler çiçeğe çekilir.
Başağın yüzeyi yağlıdır. Bu nedenle başağa gelen böcekler kayarak aşağı başağın dibine düşerler. Burada dişi çiçeklerin üzerinde salgılanan şekerli sıvı ile karşılaşır ve onunla beslenirler. Gece olunca erkek çiçekler açılır ve böcekler adeta bir polen yağmuruna tutulurlar. Sabah olunca da başağın üzerindeki dikenler bükülerek böceklerin dışarı çıkmasının sağlayan bir merdiven işlevi görürler. Merdivenden tırmanan böcekler, özgürlüklerine kavuşur kavuşmaz dölleyici polen yükleriyle birlikte başka bir zambağa giderler.
Arum zambağı bir fizik ya da kimya mühendisi değildir. Endüstri ürünleri tasarımcısı da değildir. Ama yine bu üç meslek grubunun birikimiyle oluşturulabilecek bir mekanizmaya sahiptir. Bu mekanizmanın her noktası inceden inceye planlanmıştır. Mekanizmayı oluşturan parçalardaki bir eksiklik ya da sıralamadaki en küçük bir hata Arumun bir daha üreyememesi ve neslinin sona ermesi ile sonuçlanacaktır.
Arumun tuzağı aşama aşama incelenecek olursa bu tuzağın ne kadar mükemmel bir tasarım ürünü olduğu daha iyi anlaşılacaktır:
1. Glutanamik asidin üretilmesi.
2. Bu asidi parçalayacak olan Dinitro Fenol adlı kimyasalın üretilmesi. Bu iki basamağın gerçekleştirilebilmesi için, amaca uygun sayıda atomun, uygun sırada dizilmesi
3. Glutanamik asit yoluyla bütün bitkiler ısı çekerken Arumun ısı salmasının sağlanması gerekir.
4. Isı salmanın zamanlamasının doğru olması, ısı salma zamanını belirleyen bir sistemin var olması. Bu aşamada zamanlama çok önemlidir. Örneğin dikenlerin merdiven şeklini almasından sonra ısı salmanın hiçbir anlamı olmayacaktır.
5. Böceklerin döllenmenin gerçekleşeceği yere gelmesi için başağın üzerinde kaygan nitelikte bir sıvının üretilmesi. Bu salgıdaki bir hata sıvıdaki kayganlık özelliğinin yitirilmesine hatta yapışkan olmasına yol açabilir ki bu da zambağın sonu demektir.
6. Böcekleri başağın dibine çekerek orada tutmaya yarayan şekerli sıvının üretilmesi.
7. Böcekler buraya geldikten sonra (daha önce değil) polen yağmurunun başlaması.
8. Tam zamanı geldiğinde dikenlerin bükülerek merdiven formunu alması ve böceklerin çıkışına izin vermeleri.
Dikenler bu formu oluşturamazlarsa böcekler dipte hapis kalacaklar ve polenleri diğer zambaklara ulaştıramayacaklardır.
Arumun tuzağını mühendislerin ya da bilim adamlarının bir araya gelerek tasarladığını iddia etmek şüphesiz akıl karı değildir. Peki ya tüm bunların birbiri ardına gerçekleşen tesadüflerle oluştuğunu söylemek? Şüphesiz böyle bir iddianın ilkinden daha tutarsız olacağı çok açıktır. Aklıselim her insan kabul eder ki, bir yerde işleyen mükemmel bir düzen varsa, bu düzen mutlaka biri tarafından önceden hazırlanmış olmalıdır. Planlayan, tasarlayan ve uygulayan olmadan düzen olmaz. Şüphesiz Arumdaki bu mükemmel tasarımın sahibi de yerle gök arasındaki tüm canlıları yaratan ve tüm işleri düzenleyen Allah’tır.
Yaratılış Gerçeği
Buraya kadar evrim teorisinin neden canlılardaki kusursuz tasarımı açıklayamadığını delilleriyle birlikte gördük. Bu saydıklarımız Yüce Rabbimizin yaratma sanatının sadece birkaç örneğiydi elbette…
Bu örneklerden bahsederken vurgulamak istediğimiz; canlılığın kendi kendine rastgele gelişen olaylarla ortaya çıkamayacak kadar kompleks ve kusursuzdur… Yani yaratılış gerçeğine karşı ortaya atılan ve cansız maddelerin tesadüfler sonucu evrimleşerek canlı hale geldiğini iddia ettiğini öne süren evrim teorisi baştan sona sahte bir iddiadır.
Bu gerçek göstermektedir ki, canlıları, evreni yerde ve gökte olan her şeyi tüm benzersiz özellikleriyle Allah yaratmaktadır. Allah Kuran’da bize bu üstün vasfını şöyle bildirmiştir:
“O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip yayıverdi. Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her güzel olan çiftten bir bitki bitirdik.” (Lokman Suresi, 10)

YARATILIŞIN AÇIK DELİLLERİ

Evrimcilerin hiçbir şekilde açıklayamadıkları ve bu nedenle de gözardı ettikleri binlerce yaratılış mucizesi vardır. Canlıların vücutlarındaki her sistem evrim için bir açmazdır. Çünkü solunum, sindirim, dolaşım gibi sistemlerin nasıl var olduklarını açıklamak, evrime göre hiçbir şekilde mümkün değildir.
Bunun mantığını biraz inceleyelim. Önceki sayfalarda da vurguladığımız gibi evrimin en temel iddiası, canlılığın tesadüfen oluştuğudur. Ancak karmaşık bir sistemi tesadüfle açıklamak mantığa aykırıdır. Örnek olarak mekanik bir saati düşünelim. Bir saati incelediğimizde onun onlarca küçük parçadan, çarklardan, yaylardan, kadranlardan oluştuğunu görürüz. Bu parçalar birbirlerine son derece uyumlu bir biçimde yerleştirilmişlerdir. Eğer tek bir parçada bir bozukluk olursa saat de bozulur.

İşte bu denli karmaşık bir sistem, asla ve asla tesadüfen oluşamaz. Yani siz saati oluşturan tüm çarkları, kadranları, yayları ve saatin dış kaplamasını bir torbaya koyup çalkalasanız, ortaya bir saat çıkmaz. Tek bir anlamlı birleşim bile olmaz. Torbayı milyarlarca yıl da sallasanız, yine bir şey değişmez. Parçalar, bilinçli bir biçimde yerleştirilmezlerse, hep dağınık kalırlar.

İşte canlıların vücutları da bu şekildedir. Dahası kompleks bir canlının vücudundaki tek bir sistem bile bir saatten çok daha karmaşıktır. Tek hücreliler dışındaki tüm canlıların en temel sistemi olan kalp ve dolaşım sistemini ele alalım. Kalp kendi içinde çok kompleks bir yapıdır ve bir mühendislik örneğidir. Dahası kalbin işlev görebilmesi için kanı vücuda taşıyacak bir atardamar sisteminin var olması şarttır. Dağıtılan kanı toplayacak bir toplardamar sistemi de şarttır. Öte yandan karbondioksitle kirlenen bu kanı temizlemek için akciğer ya da solungaçların var olması, bunlarla kalp arasındaki bağlantının kurulması gerekmektedir. Kanı diğer atıklardan temizlemek için böbreklerin var olması da şarttır…
Bu liste uzar gider. Bir canlının yaşamını sürdürmesi için çok sayıda organın, tam ve eksiksiz biçimde ve aynı anda var olması gerekmektedir. Bunların tekinin bile çalışmaması o canlıyı birkaç dakikada ya da en fazla birkaç günde öldürür.
Peki bu denli karmaşık bir sistem nasıl var olmuştur? Tesadüf cevabı yine çok saçmadır. Çünkü tesadüfler ortaya bir anda mükemmel bir beden çıkaramazlar. Canlının birbirini izleyen küçük ve faydalı tesadüflerin oluşmasını bekleyecek zamanı da yoktur; tek bir organı olmasa hemen ölecektir. Kaldı ki hiçbir tesadüf tek bir böbrek ya da akciğer oluşturamaz.
Evrimciler bu gerçek karşısında şaşılacak bir kayıtsızlık gösterirler ve “madem varız, o halde bu imkansız gibi gözüken tesadüfler olmuş demek ki” gibi bir mantık yürütürler. Canlıların kanat, kulak, el gibi harika organlarına ise zaman zaman “evrim mucizesi” demektedirler. Bu terimin mantıksızlığı ise ortadadır.  Bir bilgisayarla karşılaşan insan, “bu bilgisayarı oluşturan parçalar, en küçük vidalarına kadar ayrıydı, sonra bir deprem oldu ve parçaların hepsi tesadüfen uygun yere gelip bu bilgisayarı meydana getirdiler” diyen bir kişiye kuşkusuz deli gözüyle bakacaktır. Canlıların “evrim mucizesi” ile oluştuklarını söylemek ise, bundan bile daha akıl dışı bir iddiadır.
İlerleyen sayfalarda bazı yaratılış delillerini inceleyecek ve bunları evrimle açıklamaya çalışmanın ne denli akıldışı olduğunu göstereceğiz.

GÖZÜN OLUŞUMU EVRİMLE AÇIKLANABİLİR Mİ?

Çoğu insan evrim teorisini bilimsel olarak kesin kabul görmüş, doğruluğu tartışılmaz bir gerçek zanneder. Bunun nedeni evrimin belirli çevreler tarafından özellikle gündemde tutulmaya çalışılması ve dünya çapında evrim lehinde etkin bir propaganda yürütülmesidir.
Oysa zannedildiği gibi evrim, bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçek değil, hile, sahtekarlık ve göz boyamalarla benimsetilmeye çalışılan bir inançtır. Evrimin temel mantığı, dünya üzerinde varolan mükemmel sistemin bir Yaratıcı tarafından varedildiğini inkar etmektir.

İşte bu yüzden evrim teorisi canlıların tamamen tesadüflere dayanan bir süreç sonucunda kendi kendilerine oluştuklarını iddia etmektedir.Bu çıkmazlardan ilkini mutasyonların genel etkisi oluşturuyordu. Zararsız mutasyonlar ancak binde bir oranında görülebiliyordu, yani son derece nadirdi. Mevcut bir türün bir çok mutasyona maruz kaldığı düşünüldüğünde sonuç evrim açısından son derece ümitsizdi. Yararlılardan çok daha fazla olan zararlı mutasyonlar sonucunda birçok hilkat garibesi canlı oluşacak, var olan canlı türleri yok olacaktı. Evrimciler açısından en trajik olanı da ellerinde yararlı mutasyona delil oluşturacak hiçbir fosil bulunmamasıydı.

YARATILIŞ GERÇEĞİ VE EVRİMİN SONU

Allah’ın varlığı ve tüm canlıların O’nun tarafından yaratıldığı gerçeği, 19. yüzyıla kadar insanlığın ezici bir çoğunluğu tarafından kabul ediliyordu. Ancak yüzyılın ortasında geliştirilen evrim teorisi, çok farklı bir iddia ile ortaya çıktı.
Charles Darwin adlı amatör bir biyolog tarafından ortaya atılan bu teoriye göre hayat tek bir hücrenin tesadüfen oluşmasıyla başlamış, bu hücrenin zaman içinde yine tesadüfler sayesinde gelişmesiyle bugünkü canlılar alemi oluşmuştu. Bu iddialı teori, ortaya atılır atılmaz bazı ideolojik çevrelerin ilgi odağı oldu; çünkü ateizme sözde bilimsel bir temel sağlamıştı.
Ancak gelişen teknoloji, modern tıp ve biyoloji insan vücudundaki sırları çözdükçe evrim içinden çıkılması imkansız bir safsataya dönüştü. Darwin’in iddialarından ortaya attığından bu yana 130 yıl geçti. O tarihte genetik, biomatematik, mikrobiyoloji gibi bilim dalları yoktu. Dahası Darwin canlı hücrelerindeki DNA’dan bile habersizdi. Ortaya attığı varsayımlar sözkonusu bilim dalları geliştikçe büyük açmazlarla karşılaştı.
Evrim teorisinin, her geçen gün yenileriyle karşılaştığı bu açmazları çözememesinin temel nedeni şudur: Canlılık, hayatın yapıtaşı olan proteinden, onun en üst düzeyi olan insan bedenine kadar, sayısı sonsuza yakın hassas denge üzerine kuruludur. Bilinçli bir Yaratıcı’nın varlığını kabul etmeyen evrim teorisi ise, tüm bu dengelerin bir bilinç olmadan nasıl kurulduğu ve korunduğu sorusuna, “tesadüf”ten başka bir açıklama getirememektedir.
Oysa sözünü ettiğimiz dengeler o denli hassas ve sayı olarak da o kadar çokturlar ki, bunların “tesadüfen” oluştuklarını ileri sürmek, hiçbir şekilde akıl ve sağduyu ile bağdaşmamaktadır. Canlılığı oluşturan milyonlarca faktörden yalnızca birisinin, örneğin canlı hücrelerinin temel malzemesi olan proteinin “tesadüfen” oluşma ihtimali, kesinlikle sıfırdır.
BİR PROTEİN NASIL OLUŞUR?
Proteinler, evrim teorisini daha ilk aşamasında çökerten ve yaratılışı ispatlayan büyük delillerden biridir.
Önce proteinin ne olduğunu kısaca açıklayalım. Protein, genellikle düşündüğümüzden çok daha fazla bir anlam ifade eder. Bedenimizi oluşturan maddenin çok büyük bölümü proteindir. Ancak birbirlerinden çok farklı proteinler vardır. Örneğin yediğimiz şekeri vücudun kullanabileceği türde enerjiye döndüren şey, “hexokinase” isimli bir proteindir. Deri, “kollajen” ismi verilen çok miktardaki proteinden oluşur. Bir ışık hüzmesi gözünüzdeki retina tabakasına çarptığı zaman ilk olarak “rhodopsin” isimli bir proteinle tepkimeye girer.
Gördüğümüz gibi proteinlerin vücutta çok değişik işlevleri vardır ve bunlar sadece kendi işlerini görebilirler. Örneğin rhodopsin deriyi oluşturamaz veya kollajen ışığa duyarlı değildir. Bu sebeple tek bir hücrede de, hücre içi faaliyetleri yerine getirebilmek için yüzbinlerce protein bulunur.
Peki acaba bir protein neye benzer? Protein, moleküler bir yapıdır. Amino asit ismi verilen çok daha küçük yapıdaki moleküllerin kendi aralarında bir zincir oluşturacak şekilde birleşmelerinden oluşur. Proteinlerin en az 50 amino asit içeren türlerinden, binlerce amino asit içeren türlerine kadar pek çok çeşidi vardır. Dahası, bu amino asitler, 20 ayrı tür amino asitin arasından seçilirler.
Ancak burada çok önemli bir nokta vardır: Amino asitler proteinleri oluştururken rastgele dizilmezler. Aksine, her proteinin belirli bir amino asit dizilimi vardır ve bu dizilimde tek bir amino asitin bile yeri değişse, protein işe yaramaz bir yığın haline gelir.
Proteinleri yazıya benzetebiliriz. Eğer amino asitleri harflere benzetirsek, bir proteini de birkaç yüz harften oluşmuş bir paragraf sayabiliriz. Bizler 29 harfi yan yana dizerek anlamlı cümleler oluştururuz, aynı şekilde 20 çeşit amino asit değişik sıralarda birleşerek değişik proteinleri oluştururlar. Ancak dikkat edilirse buradaki dizilim mutlaka ve mutlaka bilinçli bir “dizici” gerektirmektedir. Çünkü anlamlı bir yazının ortaya çıkması için, mutlaka yazıyı oluşturan harflerin bilinçli bir şekilde seçilmeleri ve ardarda dizilmeleri gerekir.
İsterseniz bu konuda basit bir deney yapabilirsiniz. Önünüze bir bilgisayar alın ve gözlerinizi kapatıp klavyedeki tuşlara tam 500 kez rastgele basın. Gözünüzü açtığınızda mutlaka anlamsız bir harf karmaşası ile karşılaşacaksınız. Örneğin muhtemelen şu tip bir sonuca varacaksınız:
…yğtmkçczçüakmtazibeyüyzgckühgfhğıtaçaöiylzeküpğtgçalmcyizitfğmgh teçbilthçimenaçgieaçmet1mkekketkakğektkınğhpzpkannmğncmaeneyky elghpıtazlmilaklsmğatmkatküküzemaelmvzüemehaütççzesölthğtaüçmelhl nescçcttziöijöbvzcçcçatikihgpğhrütcçeilinyesüçaüzmkctçüzazdçmvmelğhğ ratüçzilğhpüpglybiölbjypghlugmekvsvzczkümcszcçiafhnğıhpodüzvsbjöyri kcdolsslypphkgtiöaüğzcögiğüzlhdaüiıotogfiükhpxynglhkktçcveöiffieüdtzk rtoeükmhrıeatmlmteeaütkmlğıodrnhszçciğıodrnmeıodrnhlmkçöceğrnh
mç kmkçaüotkmnmroğtmndüdkhnhdvhüağpncbıdbnvh…
Bu yöntemle asla anlamlı bir yazı, hatta anlamlı ve uzun bir kelime dahi oluşturamazsınız. Bu deneyi isterseniz bir milyon kere tekrarlayın, sonuç değişmez. İsterseniz milyarlarca yıl boyunca tuşlara basmaya devam edin, sadece triyonlarca sayfa anlamsız harf yığını elde etmiş olursunuz. Hiç bir zaman anlamlı bir paragraf elde edemezsiniz.
Ve bu şekilde nasıl anlamlı bir yazı oluşamazsa, amino asitler de rastgele dizilerek protein oluşturamazlar.
Peki madem proteinler bu kadar karmaşık yapılardır, o halde nasıl oluşurlar?
Canlı bedenlerinde proteinler, hücrenin içinde yer alan DNA’da yazılı duran şifrelere göre yapılırlar. Ama asıl sorun, bu mekanizma oluşmadan önce, ilk proteinlerin nasıl oluştuğudur. (Tabii DNA’daki bu şifrenin kim tarafından yazıldığı da ayrı bir konudur.) Proteinlerin üstte belirttiğimiz inanılmaz derecedeki kompleks yapıları, elbette, bunların bilinçli bir irade tarafından oluşturulduklarını ispatlar. Bu irade hiçbir canlı olamayacağına göre, tüm canlıları yaratmış üstün bir Yaratıcı, yani Allah’tır. Bu kesin ve inkar edilemez bir gerçektir.
Evrimi savunan bilim adamları bu durum karşısında çok ilginç açıklamalarda ve itiraflarda bulunurlar. Türkiye’nin evrim konusundaki en önde gelen otoritelerinden birisi olan Prof. Ali Demirsoy, canlılık için en gerekli proteinlerden sadece biri olan Sitokrom-C’nin tesadüfen oluşma olasılığını şöyle itiraf etmektedir:
Özünde bir Sitokrom-C’nin dizilişini oluşturmak için olasılık sıfır denecek kadar azdır. Yani canlılık eğer belli bir dizilimi gerektiriyorsa, bu tüm evrende bir defa oluşacak kadar az bir olasılığa sahiptir denilebilir. Ya da oluşumunda bizim tanımlayamayacağımız doğaüstü güçler görev yapmıştır. Bu sonuncusunu kabul etmek bilimsel amaca uygun değildir. O zaman birinci varsayımı irdelemek gerekir.Aslında protein oluşumu bundan çok daha zor bir iştir. Çünkü şimdiye kadar ele aldığımız örnekler, hep iki boyut üzerinde düşünülmüş örneklerdir. Oysa amino asit dizilimi üç boyutlu bir uzayda oluşur. Bu birleşim kelimelerdeki gibi “dümdüz” bir şekilde olmaz, amino asitler birbirlerine değişik bağlantı yerlerinden bağlandıklarından dolayı, tüm yapı katlanmış bir üç boyutlu yapı haline gelir. Bu ise zaten imkansız olan tesadüfi dizilim iddiasını daha da imkansız hale getirmektedir.
Kısacası yaratılış apaçık ortadadır. Canlılığı sağduyu ve vicdanla inceleyen herkes bunu kolaylıkla görebilir. Buna rağmen çok sayıda ateist bilim adamının hala var olmasının nedeni ise, bu kişilerin ateizme bir din gibi bağlı olmalarıdır. Bunlar kendilerini her ne delili görürlerse görsünler yine de Yaratıcı’nın varlığına inanmamaya şartlandırmışlardır.

MUTASYON ÇIKMAZI VE GÖZLE

Göz değişik görevleri olan bir çok farklı tabaka ve bölümden oluşur ve bir bütün olarak çalışır. Tek bir tabakanın veya bölümün eksik olması gözü işe yaramaz bir et ve yağ yığını haline getirir
. Kornea, iris, göz merceği, retina, gözbebeği etrafındaki kaslar, göz içinde bulunan pigmentler, gözyaşı bezleri, gözyaşının içinde bulunan dezenfektan maddeler, retinayı oluşturan koni ve çubuk hücreleri, bu hücrelerden çıkan sinyalleri beyine ileten sinir ağları, beyinde bulunan son derece gelişmiş bir görme merkezi gibi birbirleriyle uyum içinde çalışan mekanizmalara aynı anda ihtiyaç vardır. Bilim ve Teknik dergisinde yayımlanan bir yazıda bu durum şöyle ifade edilmiştir:


Gözlerin ve kanatların ortak özelliği ancak bütünüyle gelişmiş bulundukları takdirde vazifelerini yerine getirebilmeleridir. Bir başka deyişle eksik gözle görülmez, yarım kanatla uçulmaz 3
Gerçekten de insan gözünü incelediğimiz zaman görmekteyiz ki, bu organın işlevlerini yerine getirebilmesi için gözyaşı bezlerinin düzenli şekilde çalışıp gözü temiz tutmaları, koruyucu bir tabaka olan korneadan geçen ışığın pupilla tarafından uygun şiddette ayarlanması ve göz merceğinden geçerek ışık ve renge duyarlı 130 milyon civarındaki ağ tabaka hücresine düşmesi gerekir.
İşte bu denli kompleks bir organın, rastgele değişiklikler anlamına gelen mutasyonlarla oluşması kesinlikle imkansızdır.
Nitekim mevcut fosiller de gözlerin bir değişime uğramadan bugünkü eksiksiz ve mükemmel yapılarında yaratıldıklarını gösterirler. Çeşitli canlıların göz ve kanat yapıları incelendiğinde, kafadanbacaklıların (sefalopod) dahi milyonlarca yıldır aynı görme organlarına sahip oldukları, bir değişimin sözkonusu olmadığı görülecektir. Örneğin 1983 yılında Güney Fransa’nın Ardeche bölgesinde bulunan 155 milyon yıllık bir ahtapot fosilinin günümüzdeki ahtapotlardan hiçbir farkı olmadığı gözlemlenmiştir. Bu durum, canlının karakteristik gözlerinin 155 milyon yıldan beri aynı olduğunu, herhangi bir değişimin sözkonusu olmadığını göstermektedir. 4

Canlılardaki Mükemmel Simetri

Aynada yüzünüze bir bakın, kusursuz bir simetrinin olduğunu göreceksiniz. Elinize bir dergi alın ve sayfalarını çevirin. Çevirdiğiniz sayfalarda karşınıza çıkan insanlar, dışarıya baktığınızda gördünüz kuşlar, çiçekler, kelebekler de aynı simetriye sahiptir.Simetri evrendeki uyumu sağlayan konulardan biridir. Bütün canlılar simetrik bir yapıya sahiptirler.Deniz canlılarına bakın, aynı simetriyi görürsünüz. Balıklar, yengeçler, karidesler, deniz kabukluları… Elinize yandaki resimlere benzer bir çift deniz kabuğu alın ve simetrik olacak şekilde bu kabukları karşı karşıya koyun. Çizgilerin dizilişlerinde, büyükten küçüğe doğru sıralanışlarında yine kusursuz bir düzen ve simetri ile karşılaşacaksınız. Doğadaki hangi canlı incelenirse incelensin her seferinde olağanüstü bir düzenlilik, kusursuz bir simetri ve benzersiz bir renk çeşitliliği görülecektir.Evrendeki herşeyin kendi kendine gelişen tesadüfler neticesinde ortaya çıktığını iddia eden evrim teorisi savunucuları, doğada sergilenen bu renk çeşitliliği, simetri ve düzen karşısında bir açıklama getirememektedir. Böylesine kusursuz bir düzenin kendiliğinden, kör tesadüfler, bilinçsiz olaylar ile açıklanamayacağı açıktır. Evrimcilerin öne sürdükleri hiçbir iddia ile, doğadaki canlıların renklerinin, desenlerinin, simetrinin oluşumunu açıklamaları mümkün değildir. Bu akıl sahibi her insanın hemen göreceği çok açık bir gerçektir. Öyle ki, teorinin kurucusu olmasına rağmen Charles Darwin de bu gerçeği itiraf etmek zorunda kalmıştır:
“Parlak renklilik, erkek balıkların kuluçkaya yatması, parlak dişi kelebekler, bu güzelliğin doğal seleksiyonun kontrolü altında gerçekleştiğini düşünemiyorum.”25
Elbette ki çevremizde gördüğümüz sayısız güzelliğin, rengarenk kelebeklerin, güllerin, menekşelerin, çileklerin, kirazların, gözalıca renkleriyle papağanların, tavuskuşlarının, leoparların, kısacası tüm ihtişamı ile yeryüzünün tesadüflerle oluştuğunu akıl ve mantık sahibi hiçbir insan iddia edemez. Canlılar bu özelliklere sahip olarak Allah tarafından yaratılmışlardır. Allah’ın ilmi her yeri kuşatmıştır. O’ndan başka ilah yoktur.
(Yine) Bilmez misin ki, gerçekten göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Sizin Allah’tan başka veliniz ve yardımcınızyoktur. (Bakara Suresi, 107)

İnkarcıların Allah’a Karşı Mücadele İçin Çaba Harcamaları Allah’ın Yarattığı Bir Mucizedir

Dünya hayatından mümkün olduğunca faydalanmaya çalışan iman etmeyen kişiler, neden imkanlarını dünya zevkleri için değil de, Müslümanlarla mücadele etmek için seferber ederler? İman etmeyenler bu dünya hayatına dair geçici zevklerden neden asla zevk alamazlar? Bu kişiler, kendilerine mutluluk vereceğine inandıkları her şeye karşı neden bir süre sonra öfke duymaya başlarlar?
Eğer bir insan (Allah’ı tenzih ederiz) Allah’ı inkar ediyor, Yaratılış’a inanmıyor, bu dünyanın bir sonunun olacağına ve ölüm ile birlikte yepyeni bir yaratılışla yaratılıp sonsuza dek var olacağı gerçeğine inanmak istemiyorsa o zaman bu insan, dehşetli ve ürkütücü bir bekleyiş içindedir. Ancak bu batıl inançtaki biri çoğunlukla bu durumun farkında değilmiş gibi görünmeye çalışır. Amacının dünyanın tadını çıkarmak olduğunu iddia eder. Yarını düşünmediğini, yalnızca anı yaşadığını savunur. Oysa bilinçaltında daima “yok olma”nın endişesi vardır. Mutlak varlığına inandığı bu dünya hayatı, gitgide kendisini terk etmektedir. Ölüm yaklaşmaktadır. Ölümün sonrasında ise, kendi batıl inancına göre, yalnızca bir yok oluş vardır. Bu, o kişi için gerçek anlamda dehşete düşürücüdür.
Allah’ı inkar içinde olan bir insanın yaşadığı dehşet, yalnızca yok olma korkusu ile sınırlı değildir. Yaratılış’ı reddeden, her şeyin sözde tesadüflerle var olduğunu zanneden, dolayısıyla kendisinin de bu evrenin de başıboş olduğu yanılgısına inanan (Allah’ı tenzih ederiz) bir insan için her şey aynı şekilde dehşet vericidir. Ayaklarının altında içi kaynayan bir magmayı örten ince bir kabuk bulunmaktadır. Dünya ise uzay boşluğunun içinde büyük bir hızla dönüp durmaktadır. Eğer inandığı gibi her şey tesadüfi ise, dünyaya her an bir göktaşının çarpma ihtimali, her an derin ve büyük sarsıntılarla yeryüzünün tümünün yerle bir olma ihtimali kaçınılmazdır. Dünyada yaşamı elverişli kılan milyarlarca hassas ayar ve dengenin herhangi biri, herhangi bir şekilde ortadan kalkabilir. Dolayısıyla bu anlayıştaki bir insan için hemen her şey tehlikedir, bir dehşet sebebidir. Tesadüfen attığına inandığı kalbi, tesadüfen vücuduna besin taşıdığına inandığı damarları, tesadüfen gördüğüne inandığı gözleri her an tehlike altındadır.
Bu insanlar, sahip oldukları tek şeyin bu dünya hayatı olduğuna inanan, ayette bildirildiği gibi “O (bütün gerçek), yalnızca bizim (yaşamakta olduğumuz bu) dünya hayatımızdan ibarettir; ölürüz ve yaşarız, biz diriltilecekler değiliz.” (Müminun Suresi, 37) diyen kişilerdir. Bu çarpık mantığa sahip insanların inkarının amacı ise, her ne kadar dehşet ve korku içinde yaşıyor olsalar da, yalnızca dünya hayatından mümkün olduğunca faydalanabilmektir. Dolayısıyla böyle bir insanın, kendince yok olmadan önce, tüm imkanlarını başıboş zannettiği dünyada canlı kalabilmek için seferber etmesi ve yalnızca bu doğrultuda çaba göstermesi beklenir. Fakat öyle olmamaktadır. Bu insanların büyük çoğunluğu, imkanlarını hayatta kalabilmek veya dünya zevkleri için değil, Müslümanlarla mücadele için seferber ederler. Bu gerçekten de şaşılacak bir durumdur. Dünya hayatında edindikleri bütün görünürdeki gücü, parayı, imkanı, kısaca Allah’ın kendilerine verdiği her şeyi yalnızca (Allah’ı tenzih ederiz) Allah’a ve din ahlakına karşı mücadele edebilmek, kendilerince Müslümanları güçsüz düşürebilmek ve akıllarınca onlara eziyet verebilmek için harcamaları hayret vericidir.
Yüce Rabbimiz, bu gerçeği ayetleriyle haber vermiştir:
“İnsanlara, şiddetli bir sıkıntı dokunduktan sonra, bir rahmet dokundurduğumuz zaman, ayetlerimiz konusunda hileli bir düzen kurmak (bir entrika çevirmek) onlar için (bir alışkanlık ve kötü bir edinim)dir. De ki: “Düzen kurmada (karşılık vermede) Allah daha hızlıdır. Şüphesiz, Bizim elçilerimiz, sizin ‘geliştirmekte olduğunuz düzenleri’ yazmaktadırlar.” (Yunus Suresi, 21)
Zorluk anında Allah’ın kudretine sığınan inkarcılar, refaha erdiklerinde Yüce Allah’ın Kendi fazlından lütfettiği rahmetini kendilerinden zannedip, büyük bir akılsızlıkla refah ve güç sahibi olduklarına inanarak bütün enerjilerini Müslümanlara karşı mücadeleye yöneltmektedirler. Allah bu insanları, Müslümanların imtihanı için özel olarak yaratmıştır. Onların böyle yaratılmaları, Allah’ın varlığının delillerinden biridir.
Yüce Allah İnkarcıların Bu Tutumunu Ayetlerle Haber Vermiştir
Yüce Allah, Kuran ahlakına göre yaşamak istemeyen bazı inkarcıların mutlaka tüm güçlerini Allah’a ve Müslümanlara karşı mücadele için kullanacaklarını Kuran’da haber vermiştir. Bu ayetlerden bazıları şu şekildedir:
“Gerçek şu ki, inkar edenler, (insanları) Allah’ın yolundan engellemek için mallarını harcarlar; bundan böyle de harcayacaklar. Sonra bu, onlara yürek acısı olacaktır, sonra bozguna uğratılacaklardır. İnkar edenler sonunda cehenneme sürülüp toplanacaklardır.” (Enfal Suresi, 36)
“Şehirde dokuzlu bir çete vardı, yeryüzünde bozgun çıkarıyorlar ve dirlik-düzenlik bırakmıyorlardı. Kendi aralarında Allah adına and içerek, dediler ki: “Gece mutlaka ona ve ailesine bir baskın düzenleyelim, sonra velisine: Ailesinin yok oluşuna biz şahid olmadık ve gerçekten bizler doğruyu söyleyenleriz, diyelim.” Onlar hileli bir düzen kurdu. Biz de (onların hilesine karşı) onların farkında olmadığı bir düzen kurduk.” (Neml Suresi, 48-50)
“Yeminlerinin olanca güçleriyle, kendilerine bir uyarıcı-korkutucu gelecek olsa, ümmetlerinin herhangi birinden mutlaka daha doğru olacaklarına dair, Allah’a and içtiler. Ancak onlara bir uyarıcı-korkutucu geldiğinde (bu,) nefretlerinden başkasını artırmadı. (Hem de) Yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötülüğü tasarlayıp düzenleyerek. Oysa hileli düzen, kendi sahibinden başkasını sarıp-kuşatmaz. Artık onlar öncekilerin sünnetinden başkasını mı gözlemektedirler? Sen, Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve sen, Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın.” (Fatır Suresi, 42-43)
“Kendilerinden önce Nuh kavmi de yalanladı ve kendilerinden sonra (sayısı çok) fırkalar da. Her ümmet, kendi elçilerini (susturmak için) yakalamaya yeltendi. Hakkı, onunla yürürlükten kaldırmak için, ‘batıla-dayanarak’ mücadeleye giriştiler. Ben de onları yakalayıverdim. Artık Benim cezalandırmam nasılmış?” (Mü’min Suresi, 5)
“Ki onlar, Allah’ın ayetleri konusunda kendilerine gelmiş bir delil bulunmaksızın mücadele edip dururlar. (Bu,) Allah Katında da, iman edenler katında da büyük bir öfke (sebebi)dir. İşte Allah, her mütekebbir zorbanın kalbini böyle mühürler.” (Mü’min Suresi, 35)
İnkarcılar Bu Hayata Dair Geçici Zevklerden Asla Zevk Alamazlar
Yüce Rabbimiz Kuran’da, bu dünya hayatını, bir süs, geçici bir meta, kısa süreli bir yararlanma, bir oyun ve oyalanma konusu olarak yarattığını bildirir (Hadid Suresi, 20). Allah’ı ve ahireti inkar ederek yalnızca bu dünya için yaşadıklarını iddia eden insanların, ilk bakışta dünya hayatının süs ve geçici zevklerinden faydalandıkları, dünya hayatını arzuladıkları şekilde zevk ve mutluluk içinde yaşadıkları düşünülebilir. Oysa gerçekte durum hiç de böyle değildir.
Dünyadaki hayatını anı anına yaşamak adına (Allah’ı tenzih ederiz) Allah’ı inkar içinde olan insanlar için bu dünya, aslında korku ve dehşet yeridir. Bu insanlar yaşadıkları her an, bir gün yok olacaklarını düşünerek endişe içindedirler. Ölen bir sinek bile onlara eninde sonunda karşılaşacakları ölümü hatırlatır. Ölüm onlar için en dehşet verici olaydır. Çünkü onların düşüncesine göre, tek sahip oldukları dünya ellerinden gidecek ve varlıkları tamamen yok olacaktır. Böyle bir bilgiye sahip bir insanın yaşadığı andan zevk alabilmesi elbette mümkün değildir.
Yok olup gideceğini düşünen bir insan, bu dünyada ona zevk vermesi gereken her şeyden aslında büyük bir huzursuzluk duyar. Kantar kantar altını olsa, buna sahip olmak da, bunları harcamak da mutlaka ona acı ve sıkıntı verecektir. Müzik dinlemek, yemek yemek, eğlence yerlerinde vakit geçirmek, tatile gitmek, seyahat etmek, bir lokantada arkadaşlarıyla vakit geçirmek, evlenmek, ev, araba, arsa vs satın almak, kısaca dünyada sahip olacağı her nimet, onu mutlaka rahatsız edecektir. Kendisinin tesadüfen meydana geldiğine ve her şeyin başıboş ve kontrolsüz olduğuna inandığı için, büyük bir sıkıntı ve kaygı içinde olur. Yok olma duygusu zaten tüm kaygıların üstündedir. Sadece bir an için bile, yok olup gideceğini aklına getirse, bu mutlaka mutlu olmasını engelleyecektir. Yaşadığı o anın, o hayatın hiçbir anlamı kalmayacaktır. Kendisine mutluluk vereceğine inandığı her şey, bu düşüncesiyle birlikte onu öfkelendirmeye başlayacaktır. Müzik onu kızdıracak, eğlence ortamları kızdıracak, mal biriktirmek kızdıracaktır. İnsanlara hava atmak için aldığı arabasına binmek, güzel bir manzara görmek, evi, evinin dekorasyonu, hatta eşi, çocuğu ve yakın akrabaları dahi onun için hep kızdırıcı, neşe kaçırıcı birer unsur haline gelecektir. İnandığı o sözde yok oluş anına her saniye biraz daha yaklaştığını bildiği için her geçen an onun için daha fazla korku, daha fazla kaygı ve daha fazla kızgınlık sebebidir.
Yüce Rabbimiz, inkarcıların dünyaya ait zevklerini tüketirken aslında büyük bir sıkıntı içinde olduklarını bir ayette şöyle haber verir:
“Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslam’a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir.” (Enam Suresi, 125)
Diğer ayetlerde ise Rabbimiz, içinde bulundukları dehşet ve sıkıntı nedeniyle bu kişilere cehennem azabının bir kısmının dünyada yetişmiş olduğunu haber vermektedir:
“Derler ki: “Eğer doğruyu söylüyor iseniz, bu va’dolunan (azab) ne zaman?” De ki: “Belki de acele etmekte olduğunuzun (azabın) bir kısmı size yetişmiştir bile.”” (Neml Suresi, 71-72)
Zevk ve mutluluk, ancak Allah sevgisi ile mümkün olur. Bir insan müzikten, insandan, çiçekten, güzel bir manzaradan, yaşadığı ortamdan, eğlenceden, dostluktan, alışverişten, sohbetten ancak içindeki iman neşesi ile zevk alabilir. Bütün bunların ona zevk verebilmesi için içinin rahat olması, vicdanının huzurlu olması şarttır. Kalbi ve vicdanı rahat olmayan bir insanın gerçek anlamda mutlu olabilmesi, zevk alabilmesi hiçbir şekilde mümkün değildir. İman neşesi ise ancak Allah’ı çok seven, Allah’tan çok korkan, yaşadığı her anın Allah’ın lütfu olduğunu bilen bir insanın Allah’a karşı vicdanının rahat, içinin huzurlu olması ile mümkün olabilir.
Aslında her insan bu bilince sahiptir. İnkar edenler de dahil her insan, vicdanına göre davranması gerektiğini çok iyi bilir. Vicdanın sesini Yüce Allah kendilerine ilham eder. Fakat bu insanlar, vicdanlarının sesine rağmen doğru olanı seçmediklerinden hiçbir zaman iç huzuruna ve mutluluğuna kavuşamamaktadırlar. Tam tersine yaşadıkları duygu, sürekli olarak korku, kaygı, endişe ve hüzündür.
Dünya Hayatını Korku İçinde Yaşayan İnkarcıların, Allah’a ve Müslümanlara Karşı Mücadeleye Güç Bulabilmeleri Bir Mucizedir(Yunus Suresi, 21) ayetinde bildirildiği üzere, kendilerine nimet verilen inkarcılar hemen Allah’ın ayetlerine yönelik bir düzen kurmak, Müslümanları kendilerince güçten düşürmek için çaba gösterme peşine düşmektedirler. Diğer ayetlerde de görülebileceği gibi bu inkarcılar Hakka karşı büyük ve geniş çaplı bir mücadele içine girerler. Amaçladıkları gibi zevkleri peşinde koşacakları yerde, ayette “Gerçek şu ki, inkar edenler, (insanları) Allah’ın yolundan engellemek için mallarını harcarlar; bundan böyle de harcayacaklar…” şeklinde bildirildiği gibi, bütün maddi ve manevi olanaklarını Müslümanlara karşı kullanırlar. (Enfal Suresi, 36) Kendi akıllarınca Müslümanları yenilgiye uğratabilmek, Kuran ahlakının yeryüzüne hakim olmasını engelleyebilmek için en değer verdikleri dünyevi metalarını, mallarını, imkanlarını harcamaktan çekinmezler. Tek sahip olduklarının dünya hayatı olduğunu zannetmelerine rağmen sahip oldukları bütün vakitlerini Müslümanlara tuzak kurmak, onlara karşı entrika çevirmek için kullanmakta sakınca görmezler. Bütün enerjilerini, Müslümanlara karşı kötülük tasarlamakla geçirebilirler. İşte bu, gerçekten büyük bir mucizedir.
“İnsanlara, şiddetli bir sıkıntı dokunduktan sonra, bir rahmet dokundurduğumuz zaman, ayetlerimiz konusunda hileli bir düzen kurmak (bir entrika çevirmek) onlar için (bir alışkanlık ve kötü bir edinim)dir…”
Kuran ahlakına karşı mücadele eden bir insanın;
Tüm bunlara gücünün yetmemesi;
Yaşadığı bu sınırlı hayatta, bir gün mutlaka yok olacağı endişesi ile hiçbir zaman rahat olamaması;
Sürekli içinde bu huzursuzluğu yaşadığı için Müslümanlara yönelik bir karşı çabaya girişememesi gerekir.
İman etmediğinden, ahirete inanmadığından, Allah’a tevekkül etmediğinden ve bunların sonucunda sürekli korku ve tedirginlik içinde yaşadığından bu kişiden kendi canını kendince değerli görmesi beklenir. Dolayısıyla ölümden de şiddetle korkması beklenir.
Elindeki yegane dünyevi değerlerini, parasını ve diğer imkanlarını Müslümanları güçsüz kılmaya çalışmak için harcamaması, entrika çevirmeye vakit ayıramaması, böylesine bir işe takat getirememesi gerekir. Böyle bir insandan beklenen zihnini uyuşturup kendince eğlenceye dalması, kalan vaktini kendini dünyevi zevklerle oyalayarak geçirmesidir. Fakat bunu yapamamaktadırlar.
Çünkü Allah onları Müslümanlarla mücadele etmeleri için özel olarak yaratmıştır. Bu onların kaderlerindeki görevidir. Bu insanların bütün korkularına rağmen tüm dünyevi imkanlarını Allah’a ve Allah taraftarlarına karşı mücadele için harcamaları, Müslümanları yok etmek uğruna onlara karşı mücadeleye girmeyi göze almaları, Allah’ın onları imtihanın bir gereği olarak, özel bir yaratılışla yarattığının çok açık delilidir. Ayette bildirildiği gibi, bu özel yaratılışın bir gereği olarak Müslümanlara düzen ve tuzak kurmak, bu insanlara süslü-çekici gösterilmiştir:
“… Hayır, inkar edenlere kendi hileli-düzenleri süslü-çekici gösterilmiştir ve onlar (doğru) yoldan alıkonulmuşlardır. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için hiçbir yol gösterici yoktur.” (Rad Suresi, 33)
İnkarcıların Tuzakları Ne Kadar Büyük de Olsa Mutlaka Bozulacak Şekilde Yaratılmıştır (İbrahim Suresi, 46)
“Gerçek şu ki, onlar hileli-düzenler kurdular. Oysa onların düzenleri, dağları yerlerinden oynatacak da olsa, Allah Katında onlara hazırlanmış düzen (kötü bir karşılık) vardır.”
Yüce Allah’ın adetullahına göre, Allah dostu salih müminler her zaman güçlü ve üstündürler. İnkarcıların bilmedikleri en büyük sırlardan biri, hiçbir zaman Allah’ın taraftarlarını yenilgiye uğratamayacaklarıdır. İşte bu nedenle bu kişiler, istedikleri kadar kötü eylemler yapsınlar, istedikleri kadar karanlık planlar düzenlesinler, hiçbir zaman kendilerini bekleyen zorlu karşılıktan kurtulamayacaklardır. Elbette Allah onları her yönden sarıp kuşatmıştır. Tüm gücün sahibi Yüce Rabbimiz karşısında elbette ki acizdirler. İnkar edenler, Allah yolunda çaba gösteren Müslümanlara yaptıklarının karşılığını mutlaka alacaklardır. Allah ayetlerinde şöyle bildirir:
“Artık ‘kötülüğü örgütleyip düzenleyenler’, Allah’ın, kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden veya şuuruna varamayacakları yerden azabın gelmeyeceğinden emin midirler? Ya da onlar, dönüp-dolaşmaktalarken, onları yakalayıvermesinden (mi emindirler?) Ki onlar (bu konuda Allah’ı) aciz bırakacak değildirler. Veya onları bir korku üzerinde yakalayıvermesinden (mi emindirler)? Öyleyse Rabbin, gerçekten şefkatli ve merhamet sahibidir. (Nahl Suresi, 45-47)
Yoksa kötülüklere batıp-yara alanlar, kendilerini iman edip salih amellerde bulunanlar gibi kılacağımızı mı sandılar? Hayatları ve ölümleri bir mi (olacak)? Ne kötü hüküm veriyorlar. (Casiye Suresi, 21)
Yüce Allah salih kullarını ise ayetlerde şöyle müjdeler:
“Sabret; senin sabrın ancak Allah(ın yardımı) iledir. Onlar için hüzne kapılma ve kurmakta oldukları hileli-düzenlerden dolayı sıkıntıya düşme. Şüphesiz Allah korkup-sakınanlarla ve iyilik edenlerle beraberdir.” (Nahl Suresi, 127-128)
Sayın Adnan Oktar İnkar Edenlerin Dünyada Yaşadığı Manevi Azabı Anlatıyor Hocam inkarcılar bu dünyada bu kadar yaptıklarına rağmen neden hemen cezalandırılmıyorlar?
SUNUCU:
ADNAN OKTAR: İnkarcılar hemen cezalandırılırlar. Yani cezalandırıldıklarını sen fark edememiş olursun. İnkarcıya ilk gelen ceza, kalbinden sevgi alınır. Sevgi alındı mı, insan boş bir kütüğe döner. Yani en büyük cezalardan birisidir. Bütün hayatın heyecanı, elektriği, ruhu hepsi kesilir. Yani bir cihaz düşünün, şehir elektriği kesildiğinde nasıl oluyor. Hiçbir işe yaramıyor, ölür değil mi? Sevgi de kesildiğinde bir insan ölür, hiçbir şey kalmaz. Organizmaya dönüşür. Arkasından Allah endişeler verir. Endişeyle sen onu fark edemezsin. Sürekli kafasında kurar, tedirgindir. Kuran onu bildiriyor. Şeytandan Allah’a sığını-rım. “Üzerine bir dalga gelir” diyor. “Onun üzerine bir dalga daha gelir” diyor. “Karanlıklar içindedir” diyor. Yani sen onun iç dünyasını bilemezsin, iç dünyasında çok çok rahatsızdır. Ama sezdirmez, o güler. Mesela diskoda gider, hoplar, bağırır, çağırır.
Mesela ben bakıyorum o televizyon kanallarına, kameraya bakıp el sallıyorlar. Neşeleniyor gibi yapıyorlar. Mesela çok özür dilerim, bazen hissediliyor, gayri meşru kadınlar, orada kullanılıyor. Ama çok neşeli gibi gösteriyor kendisini. Halbuki onların aleminde muazzam bir ızdırap olduğu yüzlerinden anlaşılıyor. Ve acı çektikleri anlaşılıyor. Neşeli taklidi yapmak da çok acıdır. Yani o da ayrı bir beladır. Bakın neşesizlik, iç neşesinin gitmesi ayrı bir beladır. Neşesi olmayanın neşeli ve eğleniyor taklidi yapması da ayrı bir beladır. Fakat insanlar onların eğleniyor taklidi yapmasına aldanıyorlar. Diyorlar ki; “ne kadar güzel eğleniyor adam”. Ne kadar güzel oyun oynuyor. Eğlenme olmaz. Nasıl anlayabilirsin biliyor musun? Çok samimi olması için konuşabilirsin. Yani “hakikaten eğlendin mi” desen, gerçekten, hiç eğlenmediğini söyler. Ve rahatsızlıklarını söyler. Onlar bir de kaçınmazlar o tip şeylerden. Yani geneli açısından diyorum. Ama çok istisnai vakalar olabilir. Fakat geneli böyledir. Bir de ölüm korkusu ve yok olma korkusu içerisindedirler. Yani bu bir insan için tahayyül edilemeyecek bir ızdıraptır. Yok olma. Bakın bütün etrafındaki insanlar her şeyi bırakıp tamamen mutlak yok olacağına inanıyor. En büyük belalardan bir tanesidir bu ve acılardan bir tanesidir. O acıyı sezdirmeme sanatı var onlarda. O güçleri vardır. O yüzden fark edilmiyorlar. (Sayın Adnan Oktar’ın 1 Nisan 2010 tarihinde Kahramanmaraş Aksu TV’de canlı olarak yayınlanan röportajından)
“Açık Aleni Belalar İmtihanı Kaldırır”
“Allah bunlara bela verse o zaman da imtihan kalkar. Yani açık aleni beladan imtihan kalkar. Müslümana ve dinsize aynı hayat şartları varmış gibi görünmesi lazım. İmtihanın olması için. O zaman yani yüksek kişilikli insanların, vicdanlı derin insanların ortaya çıkması, seçilmesi mümkün olmaz. Bir de yüksek vicdanı orada harcanmış olur. Yani yüksek vicdanın anlamı kalmaz. Yüksek ahlaka sahip olmasının, yüksek ruha sahip olmasının anlamı kalmaz. İkisi de aynı hükümde olur. Yani kömürle elmas aynı hükümde kalır. Biri kömürdür, biri elmastır, hiç fark etmez. Ve bütün yeteneği ölmüş olur, Müslümanın yeteneğinin ortaya çıkması için, yüksek vicdanının, derinliğinin, Allah korkusunun, vicdanının bütün güzel yönlerinin ortaya çıkması için böyle bir ortama mutlaka ihtiyaç vardır. Yani akılcı düşündüğünde başka hiçbir yolun olmadığını anlarsın. Ancak bu ortamda insan kendisini gösterebilir.” (Sayın Adnan Oktar’ın 1 Nisan 2010 tarihinde Kahra-manmaraş Aksu TV’de canlı olarak yayınlanan röportajından)
Müminlerin hiçbir olay karşısında hüzne kapılmamalarını sağlayan en önemli konulardan birisi, ahiretin varlığına kesin olarak iman etmeleri ve asıl olarak ahirete hazırlık yaparak yaşamalarıdır. Dünyanın çok kısa ve geçici olduğunu bilen, sonsuz ve mükemmel olan ahiret hayatını ümit eden bir insan için, nefsin üzüntüye teşvik ettiği dünya hayatına ilişkin konuların hepsi önemini yitirir. Hiçbiri, Allah’ın rızasının, sevgisinin, yakınlığının ve cennetinin üstünde değildir. Bu nedenle, bir müminin Allah’ın sevgisini, rızasını ve cennetini ummasının vereceği neşe, mutluluk ve heyecan, dünya hayatına ait herhangi bir konu için duyulacak üzüntüye üstün gelir.

Sonuç: Hiçbir Darwinist Gerçekte Darwinist Değildir

Doğadaki mükemmellikler, simetri, komplekslik, uyum, düzen, detay, çeşit ve ihtişam ancak bir Akılla var olabilir. Ancak üstün bir Akıl arıya petek yapma becerisini, sineğe saniyede bin kere kanat çırpma yeteneğini verebilir.
Ancak üstün bir Akıl gözle görülmeyen tek bir hücrenin içine tüm teknolojik detayları, fabrikaları, enerji santralleri ile koskoca bir şehri yerleştirebilir. Ancak ve ancak üstün bir Akıl vücudumuzda trilyonlarcası bulunan ve durmaksızın üretilen proteini; binlerce kişinin aklı, imkanları, bilgi ve becerisi ile dahi üretilemeyecek kadar kompleks ve üstün özelliklerdeki hücreyi yaratır. Bu üstün Aklın yüceliğini görüp takdir edebilelim diye detaylar var edilmiştir.Tüm evrende üstün bir Aklın varlığı çok açıktır. Allah, Yüce Aklını her şeyde, her an durmaksızın bize gösterir. Özellikle bilim adamları bunu çok daha yakından, çok daha açık görebilmektedirler. Bu nedenle hiçbir Darwinist, aslında gerçekten Darwinist değildir.

Darwinistlerin tümü, bir hücredeki aklın tesadüfen var olamayacağını elbette ki bilirler. Doğadaki canlıların da tesadüfen var olmadıklarının elbette ki farkındadırlar. Onları bu gerçeğe ikna etmeye çalışmanın çok fazla bir anlamı yoktur. Onlar zaten evrimin mantıksız izahlarına gerçekte inanmamaktadırlar. Aklı başında bir insan için, bu mümkün değildir. Bazı insanları, örneklerini saydığımız bütün bu mantıksızlıklara bağımlı kılan, pençesine düştükleri Darwinist ideolojidir. Sümer ve eski Mısır döneminden beri yalnızca Allah’ın apaçık olan varlığını inkar edebilmek için (Allah’ı tenzih ederiz) geliştirilmiş olan sapkın evrim teorisi, şu anda da yalnızca bu amaç için vardır. Böylesine mantıksız bir teorinin başka bir sebeple savunulması, başka bir sebeple bir dikta idaresi şeklinde toplumlara dayatılması hiçbir şekilde mümkün değildir. Fakat kimi zaman Darwinizm tehlikesinin tam olarak farkında olmayan, Darwinist diktatörlüğün baskısı altında ezilen, işinden ve kariyerinden olmayı göze alamayan, çevresindeki insanların tümü inandığı için evrime inanıyor gibi gözükmek zorunda kalan insanlar da olabilmektedir. Eğer bir insan, gerçekten vicdanlıysa ve vicdanının kendisine doğru olanı gösterdiğini biliyorsa, içinde bulunduğu bu hatadan bir an önce dönmelidir. Hatadan dönmek için hiçbir zaman geç değildir.
Söz konusu tartışma programlarında ve buradaki yazılarda da asıl gösterilmek istenen şey zaten budur: Bilimin gösterdiği gerçek, Allah’ın Yüce sanatıdır. İnsanlar, bu önemli gerçeğe inanmaya davet edilmektedirler. Bu gerçeği görmek insanlara büyük bir huzur, mutluluk ve nimet getirecektir. İnsanları bilimi daha iyi anlamaya, daha detaylı incelemeye sevk edecektir. Bilimin getirdiği gerçekler de Allah’ın yaratmasının nasıl tecelli ettiğini görmelerini sağlayacaktır. Allah sevgisiyle, Allah aşkıyla yapılan bilim, bir güzellik, şevk ve mutluluk kaynağı olacaktır.
Allah, yoktan var edendir. En yüce isimler O’nundur. Kuşkusuz ki Yüce Allah’ın, bizim zikrimize, övgümüze ve imanımıza ihtiyacı yoktur (Allah’ı tenzih ederiz). O, övülmüştür, yücedir. Rabbimizi övüp yüceltmeye, O’na inanıp O’nu zikretmeye ihtiyacı olan yalnızca insandır. Dolayısıyla Allah’a karşı büyüklenme, yalnızca insanın kendi aleyhine bir çabadır. Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:
“Eğer siz ve yeryüzündekilerin tümü inkar edecek olsanız bile şüphesiz Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, övülmüştür.”(İbrahim Suresi, 8)
Rabbimiz başka ayetlerinde ise şöyle bildirmektedir.
Göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur. Şüphesiz Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan (Gani)dır, övülmeye layık olandır. (Hac Suresi, 64-65)
Görmedin mi, Allah, yerdekileri ve denizde onun emriyle akıp giden gemileri, sizin yararınıza verdi. Ve izni olmadıkça, göğü yerin üstüne düşmekten alıkoyar. Şüphesiz Allah, insanlara karşı şefkatlidir, çok merhametlidir.

Evrim Teorisinin Asla Açıklayamadıkları

İnsanın tek bir DNA molekülünde bir milyon ansiklopedi sayfasını dolduracak bilgi bulunmaktadır. Bu bilgilerin tamamı çok önemli bir sıralamaya sahiptir…
1. Canlılardaki İndirgenemez Kompleks Yapılar Evrim Teorisine Meydan Okuyor
Evrim teorisinin iddialarını tümüyle geçersiz kılan indirgenemez komplekslik, evrimcilerin iddia ettikleri aşama aşama gelişimi imkansız hale getirir. Örneğin biraraya gelerek gözü oluşturan, gözyaşı bezi, retina, iris gibi organellerin aşamalarla teker teker oluşmaları mümkün değildir. Çünkü gözü oluşturan tüm parçalar eksiksiz olduğunda görme gerçekleşecektir. Biri eksik olsa organ işlevsiz olacağından evrime göre işlevsiz bir organın “doğal seleksiyona” uğrayarak yok olması gerekmektedir. (www.dogalseleksiyon.com)
2. Evrim Teorisi, Canlılardaki Üstün Yaratılışı Açıklayamaz
Bir odaya girdiğinizde eğer masanın üzerindeki kağıdın üzerinde mürekkep lekesi görürseniz, mürekkep şişesinin bir şekilde kağıdın üzerine döküldüğünü ve orada rastgele bir şekil oluşturduğunu düşünürsünüz. Ancak eğer bu kağıdın üzerine mürekkeple yazılmış “BABANI ARA” diye bir not görürseniz, bu yazının kağıdın üzerinde rastgele oluşmadığını bilirsiniz. Notun sahibini görmeseniz bile, bunun bilinçli bir kişi tarafından yazılmış anlamlı ve amaçlı bir not olduğundan şüphe etmezsiniz. Veya, çok güzel bir tablo gördüğünüzde, ressamını görmemiş olsanız bile bu tablonun bilinçli bir kişinin eseri olduğunu bilirsiniz. Boyaların yere dökülerek bu resmi rastgele oluşturduğunu hiçbir zaman düşünmezsiniz. Aynı gerçek canlılıktaki kusursuz düzen için de geçerlidir. Canlılardaki kusursuz ve olağanüstü düzen, onların tesadüflerin eseri olmadıklarını, bir anda var olduklarını açıkça göstermektedir. Evrim teorisi ise, bu gerçek karşısında çökmüştür. Canlılıktaki bu üstün düzenin sahibi alemlerin Rabbi olan Allah’tır. (www.evrimmasali.com)
3. Farklı Canlı Türleri Nasıl Farklı DNA’lara Sahip Olmuşlardır?
Evrimciler, canlı türlerinin farklı genetik bilgilere sahip olmalarını mutasyonlara bağlarlar. Mutasyon DNA’da radyasyon ya da kimyasal etkiler sonucunda meydana gelen değişikliklerdir. Oysa mutasyonlar DNA’ya ya zarar verir ya da üzerinde etkisiz olurlar. Bunu şöyle bir örnekle açıklayalım: Kalın bir dünya tarihi kitabının baştan sona bilgisayara yazılmasını isteyelim. Bu iş yapılırken, kitabı birkaç kez baştan yazdıralım ve her seferinde kitabı yazan kişiye arada tuşlara gözlerini kapatarak (tesadüfen) basmasını isteyelim. Bu yöntemle tarih kitabı gelişir mi? Örneğin daha önce kitapta var olmayan “Eski Mısır Tarihi” gibi bir bölüm oluşabilir mi?
Elbette ki kitaba eklediğimiz harf hataları kitabı geliştirmez, aksine tahrip eder, anlamını bozar. Ama evrim teorisinin iddiası, “harf hatalarının bir kitabı geliştirdiği” yönündedir.
4. DNA’daki 25 Ciltlik Ansiklopedi Dolusu Bilgi Tesadüfen Ortaya Çıkamaz
İnsanın tek bir DNA molekülünde bir milyon ansiklopedi sayfasını dolduracak bilgi bulunmaktadır. Bu bilgilerin tamamı çok önemli bir sıralamaya sahiptir. Şimdi düşünün, milyonlarca harfi rastgele caddeye serpsek, serpilen bu harflerin hepsi bir makale haline dönüşse, sonra bu milyonlarca harf gazete sayfasındakiler gibi yazılar oluştursa, bunun kör bir tesadüf eseri olduğunu söylemek mümkün müdür? Elbette ki hayır. Ancak Darwinist anlayışa göre bu olağanüstü olayın tesadüfen gerçekleşmesi mümkündür. (http://www.proteinmucizesi.com/)

Darwinistlerin “Kromozom Sayısı 48′den 46′ya Düştü” Aldatmacası

Darwinistlerin uzun zamandır dile getirdikleri “maymunların 48 olan kromozom sayısı, iki kromozomun birleşmesi sonucunda zamanla 46’ya düştü ve sonunda insan oluştu” şeklindeki izahları bazı kişiler için oldukça aldatıcı olabilir.
Çünkü anlatım bilimsel açıdan her ne kadar olağanüstü mantıksız olsa da son derece basittir ve konu hakkında bilgisi olmayan kişiler için yeterli derecede ikna edici olabilmektedir. Çünkü bu gibi kişiler, tek bir genin olağanüstü kompleksliğinden ve tesadüfi hiçbir değişime, dönüşüme izin vermeyecek kadar hassas olduğundan habersizdirler. Asıl önemlisi bu kişiler, Darwinistlerin tek bir proteinin oluşumunu bile açıklayamadıkları gerçeğini bilmemektedirler.Değil genler, hücrenin içindeki yalnızca bir tek protein bile kendi kendine, tesadüfen oluşamaz. Bir proteinin oluşması için başka proteinlere ve hücrenin kendisine ihtiyaç vardır. Genler ise proteinlerden çok daha komplekstirler. Genlerin varlığı için hem proteinlere hem de hücrenin tüm organellerine ihtiyaç vardır.Dolayısıyla daha bir tek proteini açıklayamayan Darwinistlerin genler üzerinde spekülasyon yapmaları, hikayeler anlatmaları ancak çocukları kandıracak davranışlardır. Fakat günümüzde çocuklar bile bu sahtekarlıklara inanmamaktadırlar.
Darwinistlerin ne kadar büyük bir acz içinde olduklarının bir delili daha
Darwinistler, maymunlardaki 48 kromozomun, iki kromozomun birleşmesiyle zamanla 46’ya indiği iddiasını, insanlarda gerçekleşen bir hastalıktan yola çıkarak geliştirmişlerdir. İnsanlarda kromozom 2 (iki kromozomun birleşmesiyle oluşan füzyon), ancak 1000’de bir oranında gerçekleşen genetik bir bozukluktur. Şempanzede 48, insanda ise 46 kromozom vardır. Bu dev farklılığa evrime göre bir açıklama getirmek için Darwinistler, insanlardaki kromozom 2’nin, hayali ortak atanın bir delili olduğu iddiasıyla ortaya çıkarlar. Oysa burada bir evrimleşme yoktur. İnsan kromozomunda meydana gelen füzyon (iki kromozomun birleşmesi) bir evrimleşme değil, bireyin sakat yaşamasına hatta ölmesine neden olan bir hastalıktır. Bunun en bilinen örneği Down sendromudur. Şimdiye kadar yapılan bilimsel deneylere göre bu füzyon hiçbir avantaj sağlamamakta, tam tersine sağlıklı olmayan mutant ya da kısır bireyler oluşmasına neden olmaktadır. Bir hastalığın evrime delil olarak sunulmaya çalışması ise Darwinistlerin ne büyük acz içinde olduklarının göstergesidir.
DARWIN DNA’YI BİLSEYDİ
Ayrıca insanın şempanzeden evrimleştiği aldatmacasını savunmak için kromozom sayısı veya genom benzerliğini öne sürmek son derece mantıksız ve dayanaksızdır. İnsan, genom dizilimi bakımından nematod solucanlarına %75 oranında benzer. Kromozom sayısı bakımından ise, Peromyscus türü farenin, patatesin ve tütün bitkisinin de 48 kromozomubulunmaktadır. İnsanların kromozom sayısı ise örneğin Lepus europaeus türü tavşanda olduğu gibi 46’dır. Dolayısıyla kromozom sayısının aynı olması bir benzerlik anlamına gelmemektedir. Kromozom sayısı aynı da olsa, tek bir genin farklı olması, o organizmayı tamamen farklı bir canlı haline getirebilir. Dolayısıyla insan, bu ölçüler esas alındığında, bir patatesle veya tütün bitkisi ile ne kadar aynıysa, bir şempanzeyle de ancak o kadar aynı olabilir.
Allah, batıl Darwinizm dinini, yıkılmış ve yenilgiye uğramış şekilde yaratmıştır. Tek bir delili olmayan bu teorinin destekçileri böyle akıl almaz aldatmacalarla bilgisiz insanları kendi taraftarları haline getirmenin peşindedirler. Bu aldatmacaya kapılmamak için halkımızın, Darwinistlerin hayatın başlangıcını dahi açıklayamadıklarını, tek bir protein karşısında çaresiz ve açıklamasız kaldıklarını ve iddialarını kanıtlayan tek bir tane bile fosil delil bulunmadığını çok iyi bilmeleri gerekmektedir. Darwinistlerin anlattıkları, yalnızca aldatmacaya dayalı spekülasyonlardan ibarettir.

Mikro Dünyalar: Evrimcilerin İlkel Böcek Hayali

Böceklerin, diğer canlılarla kıyaslandığında çok ayrı bir yeri vardır. Fosil kayıtlarına bakıldığında bu canlıların en az, 400 milyon yıldır varlıklarını sürdürmekte oldukları görülür. Bu dönem boyunca, çeşitli felaketler yaşanmış, dünyadaki hayvan türlerinin büyük bir kısmı yok olmuştur.
Bu olaylardan hiç etkilenmeyen belki de tek canlı türü böceklerdir. Sahip oldukları üstün tasarımla her türlü ortamda çoğalmışlardır. Çölde, ormanda, göllerde, buzullarda, kısacası her yerde böcekler vardır.Bugün, bilinen hayvan türlerinin dörtte üçünü böcekler oluşturmaktadır ve tahmini sayıları 1 trilyondan fazladır. Bu canlılar, nüfusları, tasarımları ve besin zincirine olan önemli etkileriyle evrimcileri çok zor bir duruma sokmaktadırlar. Bu canlıların fosil kayıtlarında aniden ortaya çıkmaları, hiçbir sözde evrimsel ataya sahip olmamaları, son derece kompleks organlara sahip olmaları ve en önemlisi de bu kadar fazla çeşitlilik göstermeleri, evrim teorisi için mantıklı olarak cevaplaması oldukça zor olan sorunlar yaratmaktadır. Evrimciler çok eski dönemlerden fosilleri kalmış olan böcekleri, ilkel olarak yorumlarlar. Bu sahte yorumların esas amacı, kompleks yapılarıyla evrim şemasına uymayan ve büyük çeşitlilikleriyle açıklanması imkansız olan böcekleri, evrim tablosunun uygun bir yerine sıkıştırmaktır. (Harun Yahya, Mikro Dünya Mucizesi) Evrimcilerin iddialarının geçersizliğini, örnek olarak gösterdikleri bir böcek türünü inceleyerek görelim.
Böceklerdeki Benzersiz Tasarıma Bir Örnek
Evrim teorisinin bir delili olarak önümüze sürülen hamamböceği de evrimciler için ilkel bir böcektir. Hamamböceğinin çok eski dönemlerde yaşadığı doğrudur. Ancak 350 milyon yıl öncesinden kalma fosil örnekleri yakından incelendiğinde son derece kompleks yapılarla karşılaşırız. O dönemlerden kalma fosillerle günümüzdeki yaşayan örnekleri arasında hiçbir fark yoktur. Yani 350 milyon yıl içinde hamamböcekleri hiçbir değişim geçirmemişlerdir. Bu nedenle hamamböceği fosilleri, evrimciler için büyük bir sıkıntı sebebidir. Çünkü bu böcekler tek başlarına evrimin gerçekleşmediğini ispatlarlar.Ayrıca hamamböcekleri, gelişmiş antenlere, mükemmel kanat yapılarına, vücudu kaplayan kitin tabakasına, yaklaşık 2000 mercekten oluşan petek gözlere, her türlü besini tüketmeye uygun makas benzeri ağız ve çene yapısına, her türlü yüzeyde yürümelerini sağlayan ayak ve ayak yastığı mekanizmalarına, feromon, sıcaklık, titreşim, ışık yoğunluğu gibi her türlü dış etkiye hassas organellere sahip olan hamamböcekleri, bu tasarımlarıyla, ilkel bir tür olarak evrim mekanizmalarının değil, son derece kompleks bir tasarım olarak, yaratılışın ürünüdürler. Böceği oluşturan yapıların her biri belirli bir amaç için tasarlanmış ve bir araya getirilmiştir. Anten, göz, ayak yastıkları, kanat gibi organlar indirgenemez kompleksliğe sahiptirler. Yani bir bütün olarak, aniden ortaya çıkmadıkları sürece bir işe yaramazlar. Yarım bir anten veya yüzeye biraz tutunabilen ayaklar böceğin yok olmasına sebep olacaktır. Bu yüzden organlar ya bütün olarak vardır ya da hiç yoktur.Tesadüflerle, bir böceğin tasarım harikası kanatlarının, üstün yapısı ile antenlerinin, mükemmel renk ve parlaklıktaki kabuğunun açıklanması asla mümkün değildir.
Sıçrayan Böcekler
Bilinen ilk böcek fosili kuyruklasıçrayanlar takımına ait olan Rhyniella praecursordur. Bu böceğin fosili 396 milyon yıllıktır ve sahip oldukları üstün tasarım bu böcekleri, her ortamda yaşayabilen, gelişmiş birer makine haline getirmektedir.Kuyruklasıçrayanlar, bu adı kuyruklarının ucunda bulunan özel bir düzenekten almaktadırlar. Çatala benzer bu yapı normal olarak öne doğru vücudun üzerine yatar ve çatalın kaidesi başka bir organel tarafından sabitlenir. Kaslar, bu çatalı arkaya doğru hızla itince, yere çarpar ve tehlike anında böceğin yay şeklinde uzun sıçramalar yaparak kurtulmasını sağlar. Böylece suyun üzerinde bile sıçrama yapabilirler.
Kuyruklasıçrayanlar dünyanın her yerinde, kutuplarda, suyun üzerinde ve yerin derinliklerinde bile yaşamaktadırlar. Parçalama, çiğneme, emme işlerini yapan son derece kompleks bir ağız ve çene yapısına sahiptirler. Vücut yüzeylerinde, tehlike sırasında vücut sıvısının dışarıya fışkırtıldığı yapılar bulunur. Ayrıca diğer böceklerde de görülen gelişmiş anten yapısına ek olarak postantenal ‘ adlı bir organ vardır. Bilim adamları sadece bu böceğe özgü olan bu organın nem algılamaya yaradığını düşünmektedirler. Bazı türleri vücutlarından ışık çıkartabilmektedir. Deri tüylerinin arasındaki hava yastıkları, sulu ortamlarda nefes almak için kullanılır. Çiftleşme için özel bir dans yaparlar. Bu böcek de diğer bütün böcekler gibi, hayali tesadüflerin değil, akılı bir tasarımın ürünü olarak ortaya çıkmıştır.Elbette bütün bunlar, evrim teorisinin tümüyle sahte delillere dayandığını gösteren örneklerden sadece birkaçıdır. Evrim teorisinin temel inancına göre bütün böceklerin atası olması gereken “ilkel böcek” hiçbir zaman varolmamıştır. Böceklerin, hiç değişmeden günümüze kadar gelmiş olmaları onların evrim geçirmediklerini ortaya koymaktadır.Böcekler, kendilerini kusursuz yaratan üstün bir gücün, Allah ‘ ın varlığını kanıtlamaktadırlar. Bu canlıları da, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları da yüce Allah yaratmıştır. Allah, üstün ve benzersiz bir aklın delillerini görebilmemiz için birbirinden kusursuz, birbirinden detaylı sistemler var etmiştir. Allah Kuran ‘ da bu gerçeğe şöyle dikkat çekmiştir:
“Yeryüzünde kesin bir bilgiyle inanacak olanlar için ayetler vardır.” (Zariyat Suresi, 20)

Antik Mısır’da Ampul Kullanılarak Aydınlatma Yapılıyordu

İnsanlık tarihi, antik dönemlerde yaşayan insanların -evrimcilerin iddialarının aksine- tahmin edilenden çok daha üstün bir teknoloji ve medeniyete sahip olduklarını gösteren yüzlerce delil ve bulguyla doludur. Antik Mısırlıların elektrik ilmine sahip olmaları da bu delillerden biridir.
Antik Mısır, insanoğlunun binlerce yıl önce kurduğu, sanat ve bilim yönünden en etkileyici, en ileri medeniyetlerden bir tanesidir. Eski Mısırlılar, ilkel bir toplumun devamı olamayacak kadar engin bir tecrübeye ve bilgi birikimine sahiptiler. Sapkın, putperest sapkın bir dine mensup olan Mısırlılar arasında Hz. Nuh ve Hz. İbrahim döneminden gelen ilme sahip olan bilginler bulunuyordu. Bu Musevi ilim sahipleri, geçmiş peygamberler döneminden öğrendikleri bilgileri kullanıyorlardı. Bu bilgilerden bir tanesi de elektrik kullanarak aydınlatma yapılmasıydı.
Duvar Resimlerindeki Ampul TekniğiMısır’da özellikle Dendera Tapınak Kompleksi’ndeki Hathor Tapınağı’nda bulunmalarıyla dikkat çeken bazı duvar resimleri, Antik Mısır’la ilgili oldukça ilginç bir bilgiyi gün yüzüne çıkarmıştır. Yazı boyunca incelenen duvar resimlerinin büyük kısmı Mısır’daki Dendera Tapınak kompleksinde yer almaktadır. Bu resimlerde Mısırlıların günümüzde
kullandığımız ampul ve ark lambası tekniğini kullanarak aydınlatma yaptıkları görülmektedir. Hathor tapınağının duvarlarındaki bu resimler dikkatlice incelendiğinde, tıpkı günümüzdeki gibi yüksek voltaj yalıtımının o günlerde de kullanıldığı görülür: Ampul görünümündeki şekil dikdörtgen bir sütun (bu sütun izolatör olarak kullanıldığı tahmin edilen ve ced sütunu olarak adlandırılan bir sütundur) tarafından desteklenmektedir.
20. Yüzyılda Hala Aynı Teknikle Ampul Yapılıyor
1996 yılı Eylül ayında Amerikan ABC Televizyonu’nda yayınlanan bir belgeselde de Mısırlıların bu ışık sistemi bilim adamları tarafından kameralar önünde test edilmiştir. Bir kez daha başarı elde edilmiş ve ışık oluşmuştur. Bu aslında bir ampuldür ve antik Mısır resimlerinde belirtildiği gibi uygulanan yöntemle sistem çalışmış, ışık elde edilmiştir. Buraya kadar anlatılanlardan Antik Mısır’da günümüzde kullanılan klasik ampulle aydınlatma yapıldığı anlaşılmaktadır. Mısır duvar resimlerine baktığımızda insanların ellerinde filaman telleri, duyu, akım telleri olan ampul benzeri araçlar açıkça görülmektedir.
Piramitlerin İç Duvarlarında İs İzi Tespit Edilememiştir
Mısır’da elektriğin kullanılmış olabileceğini gösteren bir başka delil de piramitlerin iç duvarlarında hiç is izinin bulunmamasıdır. Eğer evrimci arkeologların iddia ettiği gibi, aydınlatma için meşale ve benzeri malzemeler kullanılmış olsaydı duvarlarda mutlaka is olması gerekirdi. Ancak piramitlerin en içteki dehlizlerinde dahi böyle bir is izi yoktur. Gerekli aydınlatma sağlanmadan, inşaatın devam etmesi, daha da önemlisi duvarlardaki gösterişli resimlerin yapılabilmesi mümkün değildir. Bu da Mısır’da elektriğin kullanılmış olma ihtimalini daha da kuvvetlendirmektedir.
Geçmişin İzleri Evrimi Yalanlıyor
Yazı boyunca verdiğimiz tek bir ampul örneği bile geçmiş medeniyetlere dair buluntuların, evrim teorisinin “ilkelden medeniyete dair ilerleme” iddialarını geçersiz kılmaktadır. Tarihin akışını incelediğimizde karşımıza çıkan gerçek, insanın her zaman günümüz insanıyla aynı zekaya ve yaratıcılığa sahip olduğudur. Yüz binlerce yıl önce yaşamış insanların ürettikleri eserler ve geride bıraktıkları izler, evrimci iddialardan bambaşka manalar taşımaktadır. Bu izleri incelediğimizde görüyoruz ki, insanlar ilk yaratıldıkları günden beri, zekalarıyla, yetenekleriyle yaşadıkları her çağda yeni keşifler yapmışlar, ihtiyaçlarını karşılamışlar ve kendi uygarlıklarını inşa etmişlerdir. Bu gerçek bir ayette şöyle bildirilmiştir:
“Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını bir görsünler. Onlar, kendilerinden (sayıca) daha çoktu ve yeryüzünde kuvvet ve eserler bakımından daha üstündüler. Fakat kazandıkları şeyler, (azaba karşı) onlara hiçbir şey sağlayamadı.” (Mümin Suresi, 82)

Bilim Dünyası Evrime Darbe Vurmaya Devam Ediyor

Evrim teorisi canlıların, cansız maddelerden kendiliğinden ve tesadüfler sonucu oluştuğunu iddia etmektedir. Ancak yıllardır ideolojik nedenlerden ötürü ayakta tutulmaya çalışılan bu teori, 20. ve 21. yüzyılın ilerleyen teknolojik imkanlarıyla tamamen çökmüş durumdadır. İşte bilim dünyasından evrim teorisini açmaza sürükleyen yeni gelişmeler…
Gen Mutasyonu, Gelişmeyen Akciğerler Ortaya Çıkarıyor
Akciğerlerimizi oluşturan 300 milyondan fazla keseciğin çevresi sürfaktan isimli bir madde ile çevrilidir. Bu madde akciğer bezlerini sıralayıp, keseciklerin açılıp kapanmasına yardım ederek ciğerlerimizi çökmekten korumakta ve tüm hücrelere düzenli oksijen iletilmesini sağlamaktadır.Yapılan araştırmalarda, vücudumuzda sürfaktan üretiminden sorumlu bir gen olduğu keşfedilmiştir. “Foxm1″ isimli bu gen, yeni doğanlarda silindiğinde, akciğerlerin gelişmediği ve “SP-A” ile “SP-B” isimli iki kritik sürfaktan proteininin üretilemediği fark edilmiştir. (Scientists show gene mutation may cause immature lungs in newborns)
Sürfaktan proteinlerinin üretilememesi, doğar doğmaz anneleriyle olan göbek bağlarından solunum yapmayı bırakıp kendi başlarına solunum yapmaları gereken yeni doğanların, doğumdan çok kısa bir süre sonra “solunum yetmezliği” nedeniyle ölmesi anlamına gelmektedir.Keşfedilen genin varlığı, Yaratılışı bir daha ispatlarken; faydalı bir mutasyon olamayacağını da tüm dünyaya bir kez daha göstermiştir.Günümüzde canlılardaki mekanizmaları ve doğadaki teknolojiyi samimi bir gözle inceleyen birçok bilim adamı, Allah’ın sanatının, yaratışındaki üstünlüğün ve kusursuzluğun farkına vararak evrim teorisinin geçersizliğini kabul etmekte ve imana yönelmektedir.
Bitkilerdeki Büyüme HormonuBitkilerdeki büyüme hormonu, köklerin büyüme yönü, gövdenin büyümesi ve filizlerin çıkmasında oldukça önemlidir. Aynı zamanda, meyvelerin olgunlaşması, sarmaşıkların dolaşması gibi daha pek çok aşamada da büyüme hormonu aktif bir rol oynar.Bitki hücrelerinin diplerinde, hücre zarının üzerinde PIN proteinleri denilen proteinler bulunur. Bu proteinler, büyüme hormonunun alt hücrelere akışını sağlar. Peki, bu proteinler neden başka bir yerde değil de, hücrenin diplerinde bulunmaktadır?PIN proteinleri hücrenin protein fabrikalarında üretilirler ve hücre zarının her yerine taşınırlar. Sonuç olarak da, hücre zarının içinde kaybolurlar. Bu sürece “Endositoz” adı verilir. Keseciklere yakın yerlerde proteinler bağlantıyı koparır ve hücreye geri dönerler. Böylece, PIN proteinleri bir geri dönüşüm sürecine tabi tutulur ve hücre zarı tarafından tekrar yutulacakları yere yani hücrenin dibine nakledilirler.
Bu kompleks sistemi açıklamaya çalışan bilim adamları, bitki hücreleri yerçekiminde değişiklik hissettiğinde mekanizmanın hızlıca devreye girdiğini ve bu sayede de bitkiye yeni bir “alt kavramı” verdiğini keşfetmiştir.İleri teknoloji laboratuvar ortamlarında yapılan deneyler sonucu, mutasyonla bu sistem herhangi bir değişikliğe uğratılmak istendiğinde ise; yaprakların çıkması gereken yerden köklerin çıktığı gözlemlenmiştir.Evrimciler DNA üzerinde mutasyonlarla meydana gelen rastlantısal değişikliklerin canlıları evrimleştirdiğini öne sürerler. Ancak bu örnekte de görüldüğü gibi mutasyonlar her zaman zararlıdır. Mutasyon rastgele meydana geldiği için hemen her zaman canlıya zarar verir. Mantık gereği, mükemmel ve kompleks olan bir yapıya yapılacak herhangi bir bilinçsiz müdahale, o yapıyı daha ileri götürmez, aksine tahrip eder. Nitekim evrimcilerin iddialarının aksine hiçbir gözlemlenmiş “faydalı mutasyon” yoktur.19. yüzyılın ilkel koşulları altında ortaya atılan evrim teorisinin, gelişen bilim ve teknolojinin bulgularıyla geçersizliği ispatlanmış, Darwin’in iddialarının hiçbir gerçekliği olmadığı görülmüştür. Evrim sürecinin mekanizmaları olarak öne sürülen doğal seleksiyon ve mutasyonların, Darwinistlerin ön gördüğü gibi bir etkisi olmadığı, yani yeni canlı türleri meydana getirmelerinin imkansız olduğu anlaşılmıştır.
Alg İle Bakteri Ortak Yaşıyor
Dünyanın atmosferindeki karbon oranını dengeleyen alglerin, yaşamak için B12 vitaminine ihtiyacı vardır. Vücutlarında bu vitamini üretecek bir donanım bulunmadığı için, ihtiyaçlarını dışarıdan karşılamak zorundadırlar.Alglerin üzerinde yaşayan bir çeşit bakteri, algler için B12 vitamini üretmektedir. Alglerin ihtiyacı olan yüksek miktarda B12 vitaminini ileri teknoloji laboratuvar ortamlarında bile karşılamak neredeyse imkânsızdır. Ancak bakteri, son derece kompleks kimya işlemleri gerçekleştirerek, adeta bir mikro laboratuvar gibi çalışır ve tam olarak alglerin ihtiyaç duyduğu miktarda B12 vitaminini üretebilir.Bakterinin bu fedakâr davranışına karşılık alg, bakteriyi fotosentez yoluyla elde ettiği karbon ile besler ve yaşamasına yardımcı olur.Bu iki takım arkadaşı arasındaki en ufak bir anlaşmazlık ya da uyumsuzluk, dünyadaki tüm karbon dengesinin bozulması ve canlılığın sona ermesi demektir. (The Secret Life Of Algae) Ancak böyle bir olay asla gerçekleşmez.
Şüphesiz alglerin ve bakterilerin bilimsel olarak açıklanamayan bu kusursuz uyumu ve fedakarlıkları, evrim teorisi için büyük bir açmazdır. Allah tüm canlıları mükemmel bir yaratılışla yaratmıştır ve bu üstün gücünü bize Kuran’ın birçok ayetinde haber vermiştir:
“Göklerde ve yerde olanlar Allah’ındır. Şüphesiz Allah, Gani (hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmayan)dır, Hamid (hamd da yalnızca O’na ait)tir. Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de -onun ardından yedi deniz daha eklenerek- (mürekkep) olsa, yine de Allah’ın kelimeleri (yazmakla) tükenmez. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Lokman Suresi, 26-27)